BEL AĞRISI  
  BEL FITIĞI  

Bel Ağrısı, Bel Fıtığı, Dar Kanal

Yazan: Doç.Dr. Ahmet YILDIZHAN ( Kimdir? )
Associate Professor Neurosurgeon
Nöroşirürji Uzmanı
American Association of Neurological Surgeons (AANS) Üyesi

Takdim

Önsöz

Ondördüncü Baskıya Önsöz

Giriş

Bel Fıtığının Tarihçesi

Bel Fıtığı Nedir?

Bel Fıtığı Nasıl Oluşur?

Bel Fıtığı Belirtileri Nelerdir?

Bel Fıtığının Ters Tarafta Olması

Bel Fıtığı Kimlerde Görülür?

Bel Fıtığında Hastalığa Yanlış Yaklaşımlar

Bel Fıtığından Korunmak

Bel Fıtığında Riskli Pozisyonlar

Bel Fıtığının Teşhisi

Bel ve Bacak Ağrısının Diğer Nedenleri

Bel Fıtığının Tedavisi

Bel Fıtığı Ameliyatı

Hangi Hastalar Ameliyat Edilmelidir?

Spinal Anestezi

Bel Fıtığında Tedavinin Hedefi

Bel Fıtığı Ameliyatının Sonuçları

Bel Fıtığı Ameliyatı Sonrası

Geleceğin Bel Fıtığı Ameliyatı

Bel Fıtığında Gen Tedavisi

Bel Fıtığında Yatak İstirahati

Hamilelikte Bel Fıtığı

Çocuklarda Bel Fıtığı

Yaşlılarda Bel Fıtığı

Dar Spinal Kanal (Omurilik Kanal Darlığı)

Dar Kanal Ameliyatlarında Yeni Teknik

Bel Fıtığında Nüks Olayı

Bel İçin Egzersizler

Bel Sağlığı İçin 100 Tavsiye

Sonuç

Bel Fıtığı ile İlgili Videolar

Boyun Fıtığı

Boyun Fıtığı ile İlgili Videolar

Tıp Dışı Yazılar

Bel Ağrısı

Bel ağrısı öylesine yaygın bir rahatsızlıktır ki, insanların yaklaşık % 80'i hayatları boyunca en az bir defa bel ağrısı ile karşılaşırlar. Bel ağrısı bazen çok kısa sürede iyileşirken bazen de haftalarca hatta aylarca sürebilmekte, bazı hastaların iş hayatları altüst olabilmekte, aile ve sosyal yaşantıları bu olaydan ciddi şekilde etkilenebilmektedir.

Belin anatomisi ve biyomekaniği çok özel olduğundan bel ağrısının teşhis ve tedavisi de doğal olarak bazı özellikler arzeder. Bunlara dikkat edilirse bel ağrısı tedavisinde başarı oranı çok yüksektir. Günümüzde tıp bilimi dev adımlarla ilerlemekte, teşhis ve tedavi metodları hızla gelişmektedir. Bel ağrısı ile uzman doktorlara gecikmeden ulaşan hastaların büyük bir çoğunluğu konservatif tedavi adı verilen ilaç, istirahat, fizik tedavi ve benzer tarzdaki cerrahi dışı yöntemlerle iyileşebilmektedir. Ancak yapılan muayene, tetkik ve tahliller sonucunda uzman doktor kesin olarak ameliyata karar vermişse artık ameliyatı geciktirmemek gerekir. Çünkü gecikme neticesinde bazen telafisi mümkün olmayan problemler ortaya çıkabilmektedir.

 
 
Böylesine büyük bir bel fıtığı bulunan hasta bilim dışı yöntemlerle zaman
kaybederse bazen dönüşü olmayan bozukluklar ortaya çıkabilir.

Boyun ağrısı ve sırt ağrısında olduğu gibi bel ağrısında da öncelikle ağrının nedeni ortaya konmalı, doğru bir teşhise gidilmelidir. Teşhis netleştikten sonra mutlak surette ameliyat gerekiyorsa, operasyonun hiçbir safhasında dokulara çıplak gözle müdahale etmeyip ciltten itibaren görüntüyü büyüten mikroteknik veya mikroendoskopik teknik ile çalışmakta yarar vardır. Çünkü binlerce yıl evvel Hipokrat tarafından söylenmiş bir tedavi prensibi olan "Öncelikle hastaya zarar vermeyiniz" sözü bugün de geçerliliğini korumaktadır.

Bel ağrısı tedavisinde başarının ilk şartı doğru teşhistir. Bunun için bel ağrısı bulunan hasta ilgili uzman doktora müracaat etmelidir. Doktor hastanın hikayesini detaylarıyla dinlemeli, muayenesini titizlikle yapmalı, gerekli tetkik ve tahlilleri istemelidir. Neticede teşhis net olarak ortaya konmalı ve ondan sonra tedaviye geçilmelidir.

Bel oldukça kompleks bir anatomik yapıya sahiptir ve bel ağrısı yapabilecek pek çok neden vardır. Travma, bel ağrısı ve/veya bacak ağrısına yol açan önemli sebeplerdendir. Travmanın şiddetine göre zedelenme yüzeyel dokularda kalabileceği gibi derine, omur kemikleri ve sinir elemanlarına kadar da ilerleyebilir. Bunların çoğu zorlanma, burkulma ve incinme tarzında hafif travmalar veya aşırı egzersize bağlı ağrılar olup şikâyetler ilaç ve istirahat tedavisi ile genelde bir hafta içinde geçer. Ancak omur kemiklerinde kırık ve/veya kaymaya yol açan daha ciddi travmaların tedavisi doğal olarak farklıdır.

 
 
Ciddi travmalar omur kemiklerinde kırılmalara neden olabilir. Yukarıdaki
şekilde L2 omur kemiğinin gövdesindeki kırık izlenmektedir.

Doğuştan gelen birtakım yapısal bozukluklar ve omurgadaki şekil bozuklukları da benzer şikâyetlere yol açabilir. Bunların bir kısmı ciltte belirti verirken diğer bir kısmında dışarıdan bakınca herhangi bir anormallik gözlenmez. Muayenenin tamamen normal olabildiği bu tip vakalarda teşhis görüntüleme yöntemleriyle konur.

Omurgadaki dejeneratif değişiklikler genellikle yaşlanmaya bağlı ortaya çıkarken bazı kişilerde meslek ve genetik yapı da önemli rol oynar. Yaşlanma sonucu disk ve bağlarda oluşan aşınma, yırtılma, deformasyon bel ağrısı yapabilir.

Hastanın şişman olması dezavantajdır. Bazen eklemlerin kalınlaşması, kireçlenme ve diskin dejenerasyonu ilerleyerek sinir elemanlarının geçtiği kanal ve delikleri daraltır. Bu da ciddi şikâyetlere neden olabilir.

Halkımızın "bel kayması" dediği spondilolistezis bel ağrısı ve bacak ağrısına yol açabilir.

 
 
Bel fıtığı ile bel kayması insanlar tarafından sık sık karıştırılmaktadır.
Yukarıda L5 kemiğinin S1’in üzerinden öne doğru kayması görülmektedir.

Sinir dokusunun bizzat kendisini ilgilendiren dejeneratif hastalıklar da gözardı edilmemelidir.

Çeşitli romatizmal rahatsızlıklar önemli bir grubu oluşturur. Hastanın hikâyesinin teferruatlı olarak alınması ve gerekli tetkiklerin yaptırılması yol göstericidir.

İltihabî hastalıklar da unutulmamalıdır. Beldeki kemiklerin iltihabı sözkonusu olabileceği gibi lezyon disk mesafesinde, zarlarda veya diğer yumuşak dokularda da bulunabilir. Bazen omur kemiklerinin tüberkülozunda görüldüğü gibi iltihap hem kemiği hem de yumuşak dokuları tutmuştur. Brusella gibi enfeksiyon hastalıkları yine bel ağrısı ve bacak ağrısına yol açabilir. Çok nadir olarak bu bölgede mantarlara ve paraziter hastalıklara da rastlanabilir.

Damarları ilgilendiren bazı hastalıklar da bel ağrısı ve bacak ağrısı yapabilir. Vücudun en büyük atardamarı olan aortun karın boşluğundaki bölümünün veya aorttan ayrılan diğer damarların balonlaşması, öteki damarlara ait yapı ve şekil bozuklukları buna neden olabilir.

İç organlara ait rahatsızlıklar da dikkate alınmalıdır. Pankreas, karaciğer, safra kesesi, kalp iç zarı, bağırsakların ve böbreklerin iltihabı; mesane, prostat, yumurtalık, rahim ve alt karın boşluğundaki diğer organların hastalıkları; böbrek taşı, ülser ayırıcı teşhiste gözönünde bulundurulmalıdır.

Bel ağrısı ve/veya bacak ağrısı dendiğinde insanların en çok korktuğu hastalıkların başında tümörler gelir. Bunların bir kısmı iyi huylu, bir kısmı ise kötü huyludur.

 
 
Manyetik rezonans fotoğrafında omurilik kanalı içerisine
yerleşmiş iyi huylu bir tümör görülmektedir.

Tümörler bizzat beldeki kemiklerden ya da yumuşak dokulardan köken alabileceği gibi komşu veya uzak organlardan yayılma yoluyla da gelmiş olabilirler. Uzak organlardan yayıldığı düşünülüyorsa meme, prostat ve akciğerler özellikle araştırılmalıdır. Pankreas, böbrek ve düzbağırsak tümörleri de unutulmamalıdır. Bu nedenle bel ağrısı ve bacak ağrısı şikayetleri ciddiye alınmalı, en ufak şüphede ileri tetkiklere gidilmelidir.

 
 
Manyetik rezonans fotoğrafında L4 omur kemiğinin gövdesinde bulunan
iyi huylu bir tümör okla işaret edilmektedir.

Bel bölgesinde rastlanan çeşitli kistler de bel ağrısı şikayetine yol açabilir.

Halkımızın kemik erimesi dediği osteoporoz belirli yaşın üzerindeki popülasyonda bel ağrısı ve sırt ağrısının oldukça yaygın bir sebebidir. Daha çok bayanları tutan bu hastalık için düz Röntgen filmleri ve kemik dansitesi çalışmaları yol göstericidir. Omurgayı ciddi şekilde etkileyen ve bel ağrısı yapan diğer bir metabolik hastalık da vücuttaki kalsiyum ve fosfor yetersizliğine bağlı olarak gelişen osteomalazi yani kemik yumuşamasıdır. Paget hastalığı da bu gruba girer.

Bütün bunların yanında kronik radyum zehirlenmesi, kanamalar, sinirlerin iltihabı,
lif-kas ağrısı, AIDS, omur kemiğinin kendi hastalıkları ve çeşitli jinekolojik hastalıklar gözardı edilmemelidir. Siyatik sinirin kalçadan iğne yapılırken veya başka nedenle yaralanması, bası altında kalması, sıkışması, beslenememesi, tümörleri dikkate alınmalıdır. Şeker hastalığı, kötü duruş ve oturuş alışkanlığı, şişmanlık, gebelik ve çeşitli psikolojik bozukluklar da bel ağrısı ve/veya bacak ağrısı yapabilir.

Ayırıcı teşhiste bacak damarlarından kaynaklanan, kalça eklemi ve diğer eklem rahatsızlıklarına bağlı olarak yayılan, sırt ve boyun bölgesindeki lezyonlardan yansıyan ağrıları ve diğer hastalıkları daima gözönünde bulundurmak gerekir.
Ayrıca, çevresindekilerin ilgi ve şefkatini çekmeye çalışan, tazminat veya erken emeklilik gibi dolaylı kazançlar hedefleyen insanların olabileceği de unutulmamalıdır.

Bel fıtığı, bel ağrısı ve / veya bacak ağrısına yol açan hastalıklar içinde hassas ve önemli bir grubu oluşturur.
Devamı


www.belfitigi.com


HASTA DEĞERLENDİRMELERİ

SİBEL KENDİR Tarafından:
Yaklaşık bir hafta önce hocamız annemi bel fıtığından ameliyat etti. Annem ağrıdan duramaz haldeyken götürdük kendisine. Ameliyattan çıktığında annem ağrılarından kurtulduğuna inanamıyordu. Ameliyattan çok korkuyordu ancak hocamın sayeside bu korkularının yersiz olduğunu gördük. Hastanede sadece 1 gece kaldık. İkinci gün hastamızı yürütebildik. Şu an çok iyi. Bunda hocamızın payı çok büyük. O hem çok iyi bir hekim hem de çok iyi bir insan. Hastalarına yaklaşımı da çok güzel. Kendisinden Allah razı olsun diyorum. Ve bu sıkıntıyı yaşayan herkese tavsiye ediyorum hocamızı.

AVNİ ALTAŞ Tarafından:
Allah sizden razı olsun. İlminizi yüceltsin. Ben yaklaşık 17 yıl önce ameliyat olmuştum. Çok kısa sürede iyileşip işime döndüm. Hem başarılı ameliyat geçirdim, iyileştim hem de maddi olarak da bana yardımcı oldu. Ameliyattan sonra kendisine hep dua ettim.

HÜSEYİN TAVŞAN Tarafından:
Selamünaleyküm. Biz Hüseyin Tavşan ailesi olarak ilk önce eşim, sonra kendim, daha sonra annem, 14 sene sonra da tekrar eşim 19.12.2014’te başka bir fıtıktan Doktor Ahmet Yıldızhan’a ameliyat olduk. Kendisinden çok memnunuz. Allah razı olsun. Başarılarının devamını diliyorum. Rabbim iki cihan saadeti versin. Dualarımız sizinle.


MEDİKALTÜRK DERGİSİ'NİN RÖPORTAJI

TÜRKİYE'NİN GÖĞSÜNÜ KABARTAN DOKTOR

       International Biographical Centre, Cambridge (IBC) araştırma, izleme ve editöryel bölümleri her yıl dünyanın dört bir yanındaki yüz binlerce doktoru ve çalışmalarını ayrıntılı ve titiz bir şekilde değerlendirerek dünyanın en iyi 100 doktorunu "IBC TOP 100 HEALTH PROFESSIONALS" adı altında seçmekte, ödül komitesi tarafından ödüllendirmekte ve tüm dünyaya duyurmaktadır. IBC tarafından 2014 yılında tüm dünyada "En İyi 100" yani "TOP 100" doktor arasında Türkiye'den Doç. Dr. Ahmet Yıldızhan gösterildi.

       O sıradan bir doktor değil. Aynı zamanda dünyadaki güzelliklerin ve iyiliklerin artmasına katkıda bulunan insanlardan birisi. İnsanlık böyle örnek bireylerin sayesinde yavaş da olsa sürekli iyiye doğru gitmektedir.

       Ahmet Yıldızhan öylesine alçakgönüllüdür ki , Amerika'dan kendisine "Genius" yani "Dahi" madalyası verilmiş, sanki bu çok sıradan bir olaymış gibi hiç kimseye bundan bahsetmemiştir. Günlük yaşantısındaki mütevazı, dürüst, adil ve cömert davranışları karşısında hastalarının ve diğer insanların zaman zaman ağızları açık kalmıştır. Mesleğinde dünyanın en iyilerinden birisi olmasına karşılık bu tür başarılarla yetinerek pasifleşmemiş; Afrika'daki insanların temiz suya kavuşabilmeleri, çevrenin korunması, engelliler için daha mutlu ve kolay yaşanılabilir bir dünya oluşturulması, öğrenciler başta olmak üzere insanların ekonomik durumları gibi pek çok konu kendisini yakından ilgilendirmiştir.

       Çok okudu, çok yazdı. Çıkardığı Eğitim Bilim dergisi uzun yıllar hizmet etti. Daima hakkı, doğruyu ve güzeli savundu. Evrensel değerlere önem verdi. Yazdığı kitaplar ve makalelerde küresel problemlerin nasıl çözülebileceğini anlattı. Mutluluk gibi çok hassas ve soyut bir kavramı, matematik gibi sayısal alandaki bir denklemle, somut şekilde ifade etti.Yani mutluluğun denklemini buldu.

       Uzman doktor olduktan sonra gittiği Harvard Üniversitesi'nde "postgraduate" eğitim gördü. Özellikle bel fıtığı konusunda yaptığı bilimsel çalışmalar Amerika Birleşik Devletleri'nde yayınlanan klasik ders kitaplarında ve dünyadaki çeşitli dergilerde referans olarak yer aldı.Yazdığı "Bel Fıtığı ve Korunma Yolları" isimli kitabın İngilizce baskısı  yapıldı. Bu kitabın içeriği internet ortamında yayınlandı ve özellikle "Bel Sağlığı İçin 100 Tavsiye" bölümü nedeniyle kıtalararası teşekkürler aldı.Yurtiçi ve yurtdışından gelen binlerce hastayı ameliyat etti. Hastalarından ve garibanlardan çok hayırdualar aldı. Bel fıtığı ameliyatlarında uygulanan mikroteknik ve mikroendoskopik tekniğin ülkemizde öncülüğünü yaptı. Ayrıca dar omurga kanalı hastalığında uygulanan yeni ve çok önemli  bir teknik olan"Mikroteknikle İnternal Dekompresyon"  yönteminin halen dünyadaki öncülüğünü yapanlardandır.

       Sonunda dünya bütün bu çalışmalar karşısında sessiz kalmadı. American Association of Neurological Surgeons üyesi olan Doç. Dr. Ahmet Yıldızhan , American Biographical Institute tarafından  Great Minds of the 21st Century (Yirmibirinci Yüzyılın Büyük Akılları) arasında gösterildi. International Biographical Centre, Cambridge tarafından ise 2000 Outstanding Intellectuals of the 21st Century ( Yirmibirinci Yüzyılın 2000 Önemli Entelektüeli) ve Outstanding Scientist of the 21st Century ( Yirmibirinci Yüzyılın Önemli Bilim Adamları) arasına dahil edildi.

       2014 yılına gelindiğinde ise kendisi International Biographical Centre, Cambridge  tarafından " Dünyanın En İyi 100 (TOP 100) Doktoru" arasında gösterildi ve Ahmet Yıldızhan'a aynı merkez tarafından profesör ünvanı da verildi. Bu, hem doktorumuz hem de ülkemiz için büyük bir onurdur.

       On yıldır yanında çalışan asistanının Ahmet Yıldızhan hakkındaki izlenimleri ise şöyle: Günlük yaşantısında "mükemmel saflık" denebilecek derecede dürüsttür. Ne söz verdiyse kesinlikle geciktirmeden yerine getirir. Şaşırtıcı derecede alçakgönüllüdür. Az ve öz konuşur, daha çok düşünür. Kibardır, konuşurken emir kipini kullanmaz. Bu güne kadar ağzından ne kötü bir söz işittim, ne de birisini kötülediğini duydum. O kadar pozitif bir insandır ki en kötü olayda bile olumlu bir yön bulabilir. İşinde çok titizdir. Hastalarına kusursuz hizmet vermeye çalışır. Diğer insanları ve garibanları, hatta diğer mahlukatı da mutlu etmek için elinden geleni yapar. Aşırı derecede cömerttir. Dünya malına önem vermez. Muayenehanede, hastalarına verdiği titiz ve gayretli hizmetin haricinde onu ya kitap okurken görürüm ya da ibadet ederken.

       Yalnızca Türkiye için değil tüm dünya için önemli bir değer ifade eden bu kıymetli bilim insanıyla yaptığımız röportajı sizlere takdim ediyoruz:

        -Medikaltürk Dergisi: Türkiye'nin göğsünü kabartan bir ödül aldınız. Öncelikle tebrik eder, bu büyük başarıdan dolayı sizi kutlarız. Bu ödülün sağlık dünyasındaki ehemmiyeti malumumuz. Dünyadaki ilk 100 doktor arasında olmak ve İngiltere'den profesör ünvanı ile onurlandırılmak sizde nasıl duygular doğurdu?

       -Ahmet Yıldızhan: Öncelikle Rabb'ime şükrediyorum. Ülkemizde ve dünyada bu makamlara ve ünvanlara layık daha nice doktorların olduğunu biliyorum. Eğer ortada bir başarı varsa bunu yetişmemde emeği geçen başta sevgili annem ve babam olmak üzere tüm hocalarıma, öğretmenlerime ve mesai arkadaşlarıma armağan ediyorum. Doktorluk fedakarlık gerektiren bir meslektir. Bana rahat çalışma ortamı sağlamak için bedel ödeyen fedakar eşime, sevgili evlatlarıma ve beni sürekli teşvik eden değerli insanlarımıza şükranlarımı sunuyorum.

       -Medikaltürk Dergisi: Türkiye'de sağlık dünyasında bu ödülün Türk Doktorlarımız açısından da büyük bir moral olduğunu düşünüyoruz. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?

       -Ahmet Yıldızhan: Zaten dünya çapında değerli çok doktorumuz var. Onların kıymetini bilmeli ve el üstünde tutmalıyız. Her alanda insanlarımıza yeterli imkan sağlanırsa, uluslararası planda çok daha iyi yerlere geleceklerdir. Ülkemizde tıp son yıllarda önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Tedavi olmak amacıyla dış ülkelerden yurdumuza çok miktarda hastanın gelmesi ve artan uluslararası yayın sayısı bunun birer göstergesidir.

       -Medikaltürk Dergisi: Tarihe bakınca da bu coğrafyada çok kıymetli doktorların yetiştiğini görüyoruz, öyle değil mi?

       -Ahmet Yıldızhan: Evet, bu coğrafya ve burada ortaya çıkan medeniyet iklimleri çok önemli doktorlar yetiştirmiştir. İbn-i Sina komşu coğrafyada dünyaya gelse de sonuçta bizim medeniyet beşiğimizin yetiştirerek insanlığa hediye ettiği yüce bir şahsiyettir. Ünlü hekim Şerefeddin Sabuncuoğlu Amasya'lıdır. Tıbbın babası olarak anılan Hipokrat'ın doğduğu yer  Kos Adası'dır ve bu ada Bodrum Yarımadası'nın hemen karşısındadır. Yani Hipokrat bizlerin hemşehrisi sayılır. Galen zaten Bergama'lıdır. Kendilerine minnet borçlu bulunduğumuz, insanlığın ortak değerleri olan bu örnekleri çoğaltabiliriz. Ancak tüm yeryüzünde fedakarca hizmet eden ve isimleri bir yerlere kazınmamış daha binlerce doktorun olduğunu da unutmamalıyız. Onları da burada minnet ve şükranla analım. Selam olsun o isimsiz kahramanlara.

       -Medikaltürk Dergisi: Alanında dünyanın en prestijli kuruluşu olarak bilinen Cambridge'deki "International Biographical Centre" (IBC) tarafından 2014 yılı sağlık alanında tüm dünyada en başarılı 100 sağlık profesyoneli arasında gösterildiniz. Bu ödülü verirken kriter nedir?

       -Ahmet Yıldızhan: Sizin de buyurduğunuz gibi bu kuruluş, alanında dünyanın en prestijli kurumu. Bunlar köklü gelenekleri olan saygın kurumlar. Herhalde çok ciddi kriterleri vardır diye düşünüyorum.

       -Medikaltürk Dergisi: Bel fıtığı ve dar kanal hastalıkları denince ülkemizde ve dünyada akla ilk gelen doktorlardansınız. Dar kanal nedir bize anlatır mısınız?

       -Ahmet Yıldızhan: Dar omurga kanalı diğer ismiyle spinal stenoz omurgamıza ait bir rahatsızlıktır. İçinden omurilik ve sinirlerin geçtiği omurga kanalı üst üste dizilmiş kemiklerden oluşan, ince, uzun, kıvrımlı bir borudur. Belirli bir çapı olan bu kanalın genişliği azalırsa, daralmış olan kanal, içinden geçmekte olan sinirleri kolayca sıkıştırmaktadır. Neticede bel ve bacaklarda ağrı, uyuşma, huzursuzluk, karıncalanma, yürüme bozukluğu,  yürürken bir süre sonra mecburi oturma, yürüme mesafesinin giderek kısalması, sık idrar yapma, idrar ve büyük abdest kontrolünün bozulması, bacaklarda güçsüzlük, cinsel fonksiyonların olumsuz etkilenmesi gibi belirtiler ortaya çıkabilmektedir. Boyun bölgesindeki dar kanal ise kolları da etkisi altına almaktadır.

       -Medikaltürk Dergisi: Dar kanal hastalığının teşhisi kolay mıdır?

       -Ahmet Yıldızhan: Dar omurga kanalı teşhisinin doğru olarak konması tecrübe gerektirir. Hastanın tetkikleri titiz bir şekilde değerlendirilirken sadece omurilik kanalının çapları değil aynı zamanda "efektif kanal alanı" da göz önünde bulundurulmalıdır. Kanal ile ilişkili, kanalı daraltan kalınlaşmış ve sertleşmiş bağ dokuları daima dikkate alınmalıdır. Bazen de lateral reses dediğimiz yandaki anatomik yapılar daralarak sinir elemanlarını sıkıştırabilir. Teşhis ve tedavide bu husus gözden kaçırılmamalıdır.

       -Medikaltürk Dergisi: Dar kanal ameliyatlarında uygulanan klasik cerrahiye karşılık siz ülkemizde ve dünyada yeni bir tekniğin öncülüğünü yapıyorsunuz. Mikroteknikle İnternal Dekompresyon denilen bu tekniğin avantajları nelerdir?

       -Ahmet Yıldızhan: Bu yöntemde omurilik kanalının iç kısmına mikroteknikle girilerek kanal içeriden genişletilmektedir. Böylece anatomik yapı mümkün mertebe korunmaktadır. Stabilizasyonu sağlayan anatomik yapı korunduğu için stabil kalmış olan bu hastalara ayrıca vida ve benzeri tarzda enstrümanları takmak gerekmemektedir. Sonuçta hastalara yabancı cisim konmamış olması büyük bir avantaj teşkil etmektedir. Özellikle ileri yaştaki hastalar için bu önemli bir kazanım olmaktadır.

       -Medikaltürk Dergisi: Muayenehanenizin girişindeki salonda "Ekonomik durumu iyi olmayan hastaların bunu bize bildirmeleri rica olunur" diye yazıyor. Bunu neden yazdınız?

       -Ahmet Yıldızhan: Bu meslek insanları sevmeden yapılabilecek bir iş değil. Bir doktor her şeyden önce insanları sevmeli. Rıza-ı İlahi'yi gözetmeli. Ben insanları hem severim, hem de kutsal bilirim. Ameliyatlarımı da bu duygu içinde yaparım. Ayrıca rahmetli annemin vasiyeti de bu doğrultudaydı.

       -Medikaltürk Dergisi: Redhouse İngilizce-Türkçe sözlüğünde "Professor" kelimesinin Türkçe karşılığı "Ordinaryüs Profesör" olarak verilmiş. Size verilen madalyada da "Professor Ahmet Yildizhan" yazıyor. Size bu profesörlük ünvanı dünyanın en itibarlı kurumlarından biri tarafından veriliyor ve madalyanın kutusunda ise "Majeste Kraliçe Hazretleri'nin Himayesiyle" ibaresi var. 2014 yılında "Dünyanın En İyi 100 Doktoru" arasına girdiğinizi ve önceki senelerde de uluslararası çok ciddi kurumlar tarafından "Yirmibirinci Yüzyılın Büyük Akılları" ve "Yirmibirinci Yüzyılın Önemli Bilim Adamları" arasına dahil edildiğinizi göz önüne alarak size "Ordinaryüs Profesör Ahmet Yıldızhan" diyebilir miyiz?

       -Ahmet Yıldızhan: Bildiğim kadarıyla şu anda böyle bir ünvan resmi olarak kullanımda değil. Bu nedenle bunu konuşmamızın anlamı da yok.

       -Medikaltürk Dergisi: İnsanlar sizi yeni yetişen gençlere ve kendi evlatlarına örnek bir şahsiyet olarak gösteriyorlar. Bu noktada sizin gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

       -Ahmet Yıldızhan: Aklınızı rehber edinin. Yeterince akıllı olan her insan sever, verir ve erdemli olur; doğruyu görür, kendini bilir, gerçeği bulur. "Sevin, verin ve erdemli olun (Love, be giving and be virtuous)" üçlüsüyle formüle ettiğim düstur hem günümüzde hem de önümüzdeki bin yıllarda daha mutlu bir dünya, daha yaşanabilir bir evren oluşturabilmemizin formülüdür. Bu formülü tüm insanlık olarak benimsemeli, eğitimde önemle yer vermeli ve genetik kodlarımıza kazımalıyız. "İdeal toplum" bu şekilde inşa edilecektir. Erdemli kişi hangi işi yaparsa yapsın elinden gelenin en iyisini ortaya koymaya çalışır. "Erdemli olmak" kavramının içerisinde "adil olmak" da vardır. Adalet öylesine önemlidir ki, siz bir toplumdan bütün değerleri tek tek çekip alsanız ve geride sadece adalet kalsa, belki o toplum varlığını sürdürebilir. Ama adalet kalmazsa o toplum çöker. Unutmayın ki adalet evrensel değerlerdendir ve er geç yerini bulur. Aslında, iyilik eden de kötülük eden de kendine eder.

       -Medikaltürk Dergisi: Önemli ünvanların sahibisiniz. Bulunduğunuz yerden bakınca şanı,  şöhreti, malı, mülkü ve parayı nasıl görüyorsunuz?

       -Ahmet Yıldızhan: Yıllar öncesinden beridir dünyanın çok ameliyat yapan doktorlarından birisi olarak bilinmeme rağmen, halen dört evladımın tahsili ve evimi geçindirebilmek için bazı geceler geç saatlere kadar çalışırım. Çevreci ve ekonomik olduğu için küçük bir hybrid araca binerim. Ama bana "şu dünyadaki en zengin kişi kimdir?" diye sorsanız, "benim" derim. Çünkü ben yoktum Rabb'im var etti; bilinç, akıl, sağlık verdi ve bu dünyada bir faniye nasip olabilecek bütün nimetlerden tattırdı. Şükrederim ve yetinmesini bilirim. Zaten sahip olmak diye bir şey yok. Her şey O'nun. Veren de O, alan da O. Yapan da O, eden de O. Hatta O'ndan başka bir şey de yok. Tek mevcut O...



ŞAİR VE YAZAR ÖZCAN ÜNLÜ'NÜN MAKALESİ

"TIBBIN ORDİNARYÜSÜ" AHMET YILDIZHAN...

       İngiltere'deki International Biographical Centre (IBC), Cambridge dünyanın en saygın kurumlarından biri. IBC her yıl mevcut komiteleriyle uluslararası çapta doktorları izliyor, değerlendiriyor ve aralarından en iyi 100 (TOP 100) doktoru seçerek ödüllendirip dünyaya duyuruyor. Bu köklü kuruluş 2014'te dünyanın en iyi 100 doktoru arasına Türkiye'den Doç.Dr. Ahmet Yıldızhan'ı aldı, madalya verdi ve 'profesör' unvanıyla onurlandırdı. Bu ülkemiz için de bir onurdur...

       Aslında o küçük bir çocukken kendini belli etmişti. İlkokula başladığı yıllarda mahalledeki bir esnaf ile müşterisi ellerinde kağıtkalem satılan odunların ücretini hesaplamaya çalışıyordu. Oradan geçerken kulak misafiri olan minik Ahmet uzaktan bir iki saniye içinde onlara sonucu söyleyince hayretler içinde donakaldılar.

       Zorlu sınavlardan geçilerek girilen Kuleli Askeri Lisesi'ni birincilikle bitirmesine rağmen sonrasında Tıp Fakültesi'ni tercih etti. Yıllar sonra general rütbesine yükselmiş bir devre arkadaşı bu olay üzerine “Ordumuz çok değerli bir generali kaybetti fakat dünya çok değerli bir bilim insanını kazandı.” dedi.

       Amerika kendisine ödül olarak 'Genius' yani 'dahi' madalyası verdi. O bunu sessizce geçiştirerek sakin şekilde yaşantısını sürdürdü. 'Uzman Doktor' olduktan sonra gittiği Harvard Üniversitesi'nde 'postgraduate' (mezuniyet sonrası) eğitimi gördü.

       Amerikan Beyin Sinir Cerrahları Birliği'nin üyesi olan Yıldızhan, American Biographical Institute tarafından '21. Yüzyılın Büyük Akılları' arasında gösterildi. Ayrıca IBC, Cambridge '21. Yüzyılın 2000 Önemli Entelektüeli' ve '21. Yüzyılın Önemli Bilim Adamları' arasına dahil etti.

       Mutluluk gibi soyut bir kavramı matematiksel somut denklemlerle ifade etmesi dünyada bir ilkti. Akla vurgu yaptıktan sonra 'Sevin, verin ve erdemli olun' tarzında bir söylem geliştirmesini ve bunu insanlığı kurtaracak bir formül olarak takdim etmesini önemsiyorum.

       Yıldızhan'ın formüle ettiği 3 kavramlık düstur insanlığa yeni bir açılım sağlayacak değerdedir. O burada tüm insanlığa sesleniyor: “Hangi dinden, mezhepten veya felsefi görüşten olursanız olun sevin, verin ve erdemli olun; günümüzde de, gelecek binyıllarda da kurtuluşumuz bu formüldedir” diyor. Bu fikrine de çok değer veriyorum.

       Ödül madalyasının arkasında 'Professor Ahmet Yildizhan' ibaresi var. Redhouse Sözlüğü'nde 'professor' kelimesinin Türkçe karşılığı olarak 'ordinaryüs profesör' yazıyor. Yani İngilizler, Yıldızhan'a aslında 'Ordinaryüs Profesör Ahmet Yıldızhan' demiş oluyor. Bu evrensel bir onurdur ve kıymetini bilmek hepimizin boynunun borcudur.

       Bir zamanların efsane golcüsü milli futbolcu Lefter'e 'Futbolun Ordinaryüsü' deniyordu. Ben de Yıldızhan için 'Tıbbın Ordinaryüsü' diyebilirim.

       Yıldızhan'a, Türkiye'de 'doçent', İngiltere'de 'profesör' (Redhouse'a göre ordinaryüs profesör) unvanı verilmiş olsa da o benim gözümde ve zihnimde Ord.Prof. Ahmet Yıldızhan'dır. Başka bir unvan olsaydı onu da gönül rahatlığıyla verirdim.

       Yıldızhan'ın şahsında Doğu'nun felsefi derinliği ile Batı'nın sıkı bilim insanlığının buluştuğunu ve bunun giderek derinleştiğini görüyorum. Kozasını sessiz ve derinden örüyor. Gösterişsiz, riyasız. Bir bilge edasıyla... Bilgeler fikirleriyle sadece ülkelerini değil, tüm dünyayı ve evreni değiştirebilir. O yüzden Ord. Prof. Yıldızhan'ı tanıyalım, anlayalım, dikkat edelim, başarılarını alkışlayalım. Her ne kadar kendisi başarılar karşısında kendi iç evrenine çekilip tefekküre devam etse de ülke olarak bu pırıltılara ihtiyacımız var...

Vahdet Gazetesi



Milliyet.com.tr Haberi

Ahmet Yıldızhan dünyanın en iyi 100 doktoru arasında!

IBC tarafından 2014 yılında tüm dünyada "En İyi 100" yani "TOP 100" doktor arasında Türkiye'den Doç. Dr. Ahmet Yıldızhan gösterildi.

Ahmet Yıldızhan dünyanın en iyi 100 doktoru arasında! International Biographical Centre, Cambridge (IBC) dünyanın en köklü ve saygın kurumlarından birisidir. IBC araştırma, izleme ve editöryel bölümleri her yıl dünyanın dört bir yanındaki yüz binlerce doktoru ve çalışmalarını ayrıntılı ve titiz bir şekilde değerlendirerek dünyanın en iyi 100 doktorunu "IBC TOP 100 HEALTH PROFESSIONALS" adı altında seçmekte, ödül komitesi tarafından ödüllendirmekte ve tüm dünyaya duyurmaktadır.

Ahmet Yıldızhan uzman doktor olduktan sonra gittiği Harvard Üniversitesi'nde "postgraduate" eğitim gördü. Yaptığı bilimsel çalışmalar Amerika Birleşik Devletleri'nde yayınlanan klasik ders kitaplarında ve dünyadaki çeşitli dergilerde referans olarak yer aldı. Yazdığı "Bel Fıtığı ve Korunma Yolları" isimli kitabın İngilizce baskısı da yapıldı.

American Association of Neurological Surgeons üyesi olan Doç. Dr. Ahmet Yıldızhan'a önceki senelerde American Biographical Institute tarafından "Genius" yani "Dahi" madalyası verildi ve aynı merkez tarafından Great Minds of the 21st Century (Yirmibirinci Yüzyılın Büyük Akılları) arasında gösterildi. International Biographical Centre, Cambridge tarafından ise 2000 Outstanding Intellectuals of the 21st Century (Yirmibirinci Yüzyılın 2000 Önemli Entelektüeli) ve Outstanding Scientist of the 21st Century (Yirmibirinci Yüzyılın Önemli Bilim Adamları) arasına dahil edildi.

2014 yılına gelindiğinde ise kendisi International Biographical Centre, Cambridge tarafından "Dünyanın En İyi 100 (TOP 100) Doktoru" arasında gösterildi ve Ahmet Yıldızhan'a aynı merkez tarafından profesör ünvanı da verildi. Bu, hem doktorumuz hem de ülkemiz için büyük bir onurdur.

Ahmet Yıldızhan sadece tıpta değil, tıp dışı alanlarda da ileri sürdüğü yeni ve orijinal fikirlerle dikkati çekti. Mutluluk gibi çok hassas ve soyut bir kavramı, matematik gibi sayısal alandaki bir denklemle, somut şekilde ifade etti.

Ahmet Yıldızhan akla vurgu yaptıktan sonra tüm insanlığa seslenerek şöyle diyor:
"Sevin, verin ve erdemli olun." Hangi dinden, mezhepten veya felsefi görüşten olursanız olun; sevin, verin ve erdemli olun. Bu üç kavramla formüle ettiğim düstur çok önemlidir. Günümüzde de önümüzdeki bin yıllarda da kurtuluşumuz bu formüldedir. Daha mutlu bir dünya, daha yaşanabilir bir evren oluşturabilmemizin formülü budur.

Bu formülü tüm insanlık olarak benimsemeli, eğitimde önemle yer vermeli ve genetik kodlarımıza kazımalıyız. "İdeal toplum" bu şekilde inşa edilecektir. "Erdemli olmak" kavramının içerisinde "adil olmak" da vardır. Evrensel değerlerden olan adalet öylesine önemlidir ki, siz bir toplumdan bütün değerleri tek tek çekip alsanız ve geride sadece adalet kalsa, belki o toplum varlığını sürdürebilir. Ama adalet kalmazsa o toplum çöker. Aslında, iyilik eden de kötülük eden de kendine eder.


Ahmet Yıldızhan - Wikipedia Sayfası

Ahmet Yıldızhan (d. 1956) Türk hekim, beyin omurilik sinir cerrahı, düşünür.

Samsun'da dünyaya geldi. Bursa'da tamamladığı ilk ve orta öğreniminin ardından imtihanla girdiği Kuleli Askerî Lisesi'nden okul birincisi olarak mezun oldu. Harbiye yerine tıbbiyeyi tercih ederek Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne kaydoldu. Buradan mezun olduktan sonra Gülhane Askeri Tıp Akademisi bünyesinde Nöroşirürji Uzmanı olarak askerlik görevini yaptı. Amerika Birleşik Devletleri'ne giderek Harvard Üniversitesi'nde postgraduate (mezuniyet sonrası) eğitim gördü. Yaptığı ilmî çalışmalar ABD'de yayınlanan klasik tıp kitaplarında referans olarak yer aldı. AANS Amerikan Beyin Omurilik Sinir Cerrahları Birliği (American Association of Neurological Surgeons)'ne üye seçildi. Amerikan Biyografi Enstitüsü (American Biographical Institute) tarafından kendisine "Genius" yani "Dahi" madalyası verildi ve Yirmi Birinci Asrın Büyük Akılları (Great Minds of the 21st Century) arasında gösterildi. Ayrıca Uluslararası Biyografi Merkezi (International Biographical Centre, Cambridge) tarafından Yirmi Birinci Asrın Seçkin 2000 Aydını (Outstanding Intellectuals of the 21st Century) arasına dahil edildi. Hâlen Türkiye'de çalışmakta olup adı dünyanın en iyi 100 doktoru arasında zikredilmektedir. "Kültür Dünyası", "İnsan Adına", "Sağlığınız" ve Eğitim Bilim" dergilerini yayımladı.

11.05.2015

ÖĞRETİ

(THE TEACHING OF YILDIZHAN)

Sevin Verin ve Erdemli Olun

Sevin, verin ve erdemli olun (Love, be giving and be virtuous) tarzında üç temel direk (THE THREE PILLARS) içeren bu öğreti (THE TEACHING OF YILDIZHAN) varlık aleminin bilinçli varlıklarına sadelik (SIMPLICITY) esas alınarak sunulmuş bir hediyedir.

Bu öğretide "Sevin, verin ve erdemli olun (Love, be giving and be virtuous)" sözleriyle tüm bilinçli varlıklara önerilen şey insanlıkta ve varlık aleminde bir aşamadır. Ne adına olursa olsun birbirinizle savaşmayın, kırıp dökmeyin, hiç kimseye kıymayın, işkenceler yapmayın, kötü gözle dahi bakmayın. Hayvanları, bitkileri ve diğer varlıkları da incitmeyin. Hiçbir varlığı hor görmeyin, ayıplamayın. Asla kalp kırmayın. Sevmeyi tercih edin. Nefret etmek yerine sevin ki evrene barış gelsin. Her yeri huzur kaplasın.

Sevmekle kalmayıp aynı zamanda verin. Vermek öylesine geniş bir kavramdır ki maddi ve manevi her türlü fedakarlığı içerir. Karşımızdaki kişiden daima almayı, ondan her zaman kar etmeyi, onu bir şekilde hep sömürmeyi hedeflememek gerekir. Ne tür bir ilişki içinde olursak olalım karşımızdakinin çıkarlarını da en az kendimizinki kadar düşünmeliyiz. Almak kadar vermeyi de bilmeliyiz. Özverinin her türlüsünü öğrenmeliyiz. Verelim ki açlık ortadan kalksın. Yoksulluk sona ersin. Refah her tarafa yayılsın.

"İdeal toplumu" inşa edebilmek için sevmenin ve vermenin yanında erdemli olmamız da gerekir. Erdemli olmak kavramının içerisinde nefsinin kölesi olmamak; iyi huylu, adil, saf ve temiz, doğru sözlü, dürüst, asil tavırlı, affedici, hizmet ehli ve yardımsever, merhametli ve vicdanlı, güvenilir, sadık, hoşgörülü, vefalı, namuslu, sır saklamayı bilen, orta yolu benimsemiş ve ılımlı, tedbirli, alçakgönüllü, barışsever, mert, cesur, kibar, onurlu, sağduyulu, cömert, saygılı, sabırlı, çalışkan, kanaatkar, şükretmesini bilen, gıybet ve iftira etmeyen, hor görmeyen ve ayıplamayan, sorumluluk sahibi, ilkeli, aklını rehber edinmiş, empati yapabilen, irade sahibi, pozitif düşünceli, ümitvar, bilgiye ve öğrenmeye açık, eğitime önem veren, lüzumsuz konuşmayan fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmayan, güçsüzleri koruyan, engellileri unutmayan, çocuklar üzerine titreyen, yaşlıları baş tacı eden, bilgece düşünerek yargılamayan ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilen, temel hak ve özgürlükleri savunan, evrensel değerlere önem verir olmak gibi kavramlar vardır. Erdemli olalım ki "ideal toplum" teşekkül etsin. Evren cennete dönsün.

Herhangi bir varlık sevmek ve vermenin yanında yukarıdaki 50 erdemden (THE FIFTY YILDIZHAN VIRTUES) ne kadar fazlasına sahipse o kadar iyiye gitmiş, tekamül etmiş, olgunlaşmış, yüceleşmiş ve bilgeleşmiştir. Derecesi de o oranda yükselmiştir. Tanrı’ya da o derecede yaklaşmış, O’nun sevgilisi olmuştur. Seven, veren ve erdemli olan kişi Tanrı’ya doğru koşan kişidir.

Tekamül etmiş bireylerden oluşan "İdeal toplum" eğitimle yaratılacaktır. Bütün bu değerler insanlara bilgi ile birlikte anaokulundan itibaren verilmeye başlanacak ve aile içindeki eğitim de bunun bir parçası olacaktır. Eğitimle toplumdaki bütün kirler temizlenebilir. Zihinler saflaştırılabilir. Eğitimle iyi olmayacak, kazanılmayacak insan yoktur. Yirmibirinci yüzyılın ve daha sonraki asırların barışsever, özgür, mutlu, erdemli ve bilge toplumlarını iyi eğitimden geçmiş bu insanlar oluşturacaklardır. Uzaya evrensel değerleri bu insanlar götüreceklerdir.

Ahlak çok önemli bir kavramdır. Kutsal metinlerden bizlere ulaşmış çok değerli ahlak kuralları vardır. Bunlar insanlığın ortak kazanımlarıdır. Ancak dinsel kökenli ahlakın yanında seküler ahlak da mevcuttur. Ateist bir kişi de dindar birisi kadar ahlaklı ve erdemli olabilir.

Bir kişinin dini, inancı ve ahlakı ancak aklı kadardır. Çünkü bilinçli bir varlık Yüce Yaratıcı’yı ancak aklı kadar anlayabilir. Bunun gibi sevmesi, vermesi ve erdemli olması da ancak aklı kadardır. Aklı kadar sevebilir, verebilir ve erdemli olabilir. İleri düzeyde akıllı olan bir kimse düşmanını dahi sevebilir. İstisnasız her insanın ve her mahlukun sevilecek en az bir yönü vardır. Yılanlar ve akrepler bile ne kadar sevimlidirler. Yılanların üzerindeki renkler ne güzel uyumludur. Akrepler ne kadar ince, zarif ve ölçülü yaratılmışlardır. Bütün evren ne muhteşem bir sanat eseridir.

Akıllı insan yerine göre bir tebessümün bile vermek olduğunu bilir ve yüzünden tebessümü eksik etmemeye çalışır. Gerektiğinde ise en ileri düzeyde özveride bulunabilir.

Sevmek, vermek ve 50 erdem aynı zamanda kişiyi güzelleştiren birer süstür. Ne kadar erdemliyseniz o kadar güzelsinizdir. Üst seviyede akıllı bir varlık erdem konusunda öylesine tekamül edebilir öyle yüceleşebilir ki sonunda adeta mükemmel saflığı yakalayabilir.

Hangi dinden, mezhepten veya felsefi görüşten olurlarsa olsunlar tüm bilinçli varlıklar aklı rehber edinmelidirler. Yeterince akıllı olan her varlık sever, verir ve erdemli olur; doğruyu görür, kendini bilir, gerçeği bulur. "Sevin, verin ve erdemli olun (Love, be giving and be virtuous)" kelimeleriyle temellendirdiğim öğreti hem günümüzde hem de önümüzdeki bin yıllarda daha mutlu bir dünya, daha yaşanabilir bir evren oluşturabilmemizin formülüdür. Bu formülü tüm insanlık olarak benimsemeli, eğitimde önemle yer vermeli ve genetik kodlarımıza kazımalıyız. "İdeal toplum" bu şekilde inşa edilecektir. Seven, veren ve erdemli davranan bireylerden oluşan "Yıldızhan’ın İdeal Toplumu" nun ileri aşamalarında artık orduya, polise ve adliyeye de gerek kalmayacaktır. Devlet ise sadece hizmet üretmek amacıyla varlığını sürdüren teknik devlet olacaktır.

İnsanlığı ve tüm varlık alemini gelecekte çok daha güzel günler beklemektedir.


Yıldızhan'ın 50 Erdemi
(The Fifty Yildizhan Virtues)

• Nefsinin kölesi olmamak
• İyi huylu olmak
• Adil olmak
• Saf ve temiz olmak
• Doğru sözlü olmak
• Dürüst olmak
• Asil tavırlı olmak
• Affedici olmak
• Hizmet ehli ve yardımsever olmak
• Merhametli ve vicdanlı olmak
• Güvenilir olmak
• Sadık olmak
• Hoşgörülü olmak
• Vefalı olmak
• Namuslu olmak
• Sır saklamayı bilmek
• Orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak
• Tedbirli olmak
• Alçakgönüllü olmak
• Barışsever olmak
• Mert olmak
• Cesur olmak
• Kibar olmak
• Onurlu olmak
• Sağduyulu olmak
• Cömert olmak
• Saygılı olmak
• Sabırlı olmak
• Çalışkan olmak
• Kanaatkar olmak
• Şükretmesini bilmek
• Gıybet ve iftira etmemek
• Hor görmemek ve ayıplamamak
• Sorumluluk sahibi olmak
• İlkeli olmak
• Aklını rehber edinmiş olmak
• Empati yapabilmek
• İrade sahibi olmak
• Pozitif düşünceli olmak
• Ümitvar olmak
• Bilgiye ve öğrenmeye açık olmak
• Eğitime önem vermek
• Lüzumsuz konuşmamak fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmamak
• Güçsüzleri korumak
• Engellileri unutmamak
• Çocuklar üzerine titremek
• Yaşlıları baş tacı etmek
• Bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek
• Temel hak ve özgürlükleri savunmak
• Evrenseldeğerlere önem vermek


Düşüncenin Gücü

(The Power of Thought)

Düşünce çok güçlü bir enerjidir. Her şey önce düşünce boyutunda başlar. Sonra bir istek ve irade ortaya konur. Nihayet eyleme geçilir ve o düşünce gerçeğe dönüşür. Gelecek bu şekilde inşa edilir.

Varlık alemindeki en hızlı şey düşüncedir. Düşünerek bir anda evrenin ötesine, sonsuz ötesine dahi gidebilirsiniz. Düşünerek problemleri çözebilirsiniz. Düşünerek geleceği inşa edebilirsiniz.

Madem ki düşünerek geleceği inşa edebiliyorsunuz, öyleyse nasıl bir gelecek arzu ediyorsanız, önceden o şekilde düşünün.


Yaratılış

(The Creation of the Universe)

Ezelde, "E Uzayı" ve "E Zamanı" henüz yaratılmadan önce yani sonsuz ötesi (BEYOND INFINITY) "Y Zamanı" nda sadece Yüce Yaratıcı vardı. Zatıyla, sıfatlarıyla, isimleriyle, dokusuyla (THE TISSUE OF GOD) zaten hep vardı. Sonsuz ötesi (BEYOND INFINITY) konumuyla her yanı, her yönü ve her boyutu kapsıyordu. Bazı eski dinlerde ve öğretilerde iddia edildiği gibi sonsuz bir boşluk asla olmadı. Çünkü Tanrı'nın Dokusu (THE TISSUE OF GOD) zaten her yanı, her yönü ve her boyutu sonsuz ötesi (BEYOND INFINITI) anlamında kaplıyordu. Yani her taraf, her yön, her boyut sonsuz ötesi (BEYOND INFINITY) anlamında O'nunla dopdoluydu. Uçsuz bucaksız sonsuz bir boşluğun aksine ezeli ve ebedi varlığıyla her yanı, her yönü ve her boyutu sonsuz ötesi (BEYOND INFINITY) anlamında dolduran Mutlak Varlık yani Yüce Yaratıcı hep mevcuttu. Mutlak yokluk, hiçlik, hiçliği barındıran sonsuz boşluk diye bir şey hiçbir zaman olmadı. Tanrı hep vardı ve ebediyen de var olacaktır.

Her şeye gücü yeten Yüce Yaratıcı diledi ve büyük patlama (BÜYÜK DOĞUŞ) oldu. Büyük patlama (BÜYÜK DOĞUŞ) Tanrı'nın Dokusu (THE TISSUE OF GOD) içinde Tanrı'nın sonsuz ötesi iradesi, sonsuz ötesi gücü ve sonsuz ötesi ilmiyle gerçekleşti. Böylece "E Uzayı ve E Zamanı" yani içinde bulunduğumuz evren yaratıldı. Bu şekilde büyük sahne kuruldu ve mübarek varlıkların her birinin kendi rolünü oynayacağı çok ama çok renkli bir oyun yani "Büyük Oyun" başlatıldı.


Büyük Oyun

(The Great Play)

Tüm evren oynanacak "Büyük Oyun" a göre tasarlanmış ve dizayn edilmiştir. Yani evren koskocaman bir sahne, varlıklar ise oyuncu veya dekordur. Her bilinçli varlık kendi rolünü oynamaktadır. Zaten hayatın gayesi de her ferdin kendi rolünü oynaması ve bu rolü oynarken "Tekamülün 10 Basamağı" içerisinde elden geldiğince en yükseğe çıkabilmesidir.

Herkesin ve her şeyin birbiriyle irtibatlı olduğu görünür evren ve saklı düzende her varlık değerli ve önemlidir. Sahnedeki her oyuncu ayrı ayrı öylesine önemlidir ki tüm olaylar o tek kişinin etrafında cereyan etmektedir. Her fert kendisi için yazılmış olan senaryoda başrol oyuncusu, diğer bireylerse rollerinin durumuna göre ikinci, üçüncü derecede oyuncu veya figüran konumundadır. Çevresindeki tüm cisimler hatta evren o tek kişi için bir sahne veya dekordur.

Dünyada tek dikili ağacı bulunmayan, hatta geçimini sadaka ile sağlayan birisi bile başrol oyuncusudur. Çünkü onun durduğu yerden bakıldığında dünyadaki bütün olaylar onun yakın veya uzak çevresinde cereyan etmektedir. Hayat denilen senaryoda kişinin kendisi başroldeyken sonra aile fertleri, iş hayatındaki diğer kişiler ve yakın çevresi gelmektedir. Giderek hayatını daha az etkileyen şahıslar bu oyunda yer alırlar. Kendi hayatını minimal düzeyde etkileyen uzak ülkedeki bir devlet başkanı bu vatandaş için ancak bir figüran konumundadır.

Günlük yaşantıda herkes ayrı ayrı roller üstlenmektedir. Her bir insan eş, baba, evlat, kardeş, akraba, arkadaş, patron, işçi, memur, emekli, öğretmen, doktor, mühendis, asker, polis, hakim, avukat, yönetici gibi roller oynamaktadır. Başrolde hep bireyin kendisi vardır. Değişen ikinci, üçüncü, dördüncü derecedeki oyuncular veya figüranlardır.

Roller dağıtılırken kimine zengin kimine fakir, kimine patron kimine işçi, kimine devlet başkanı kimine en düşük derecede memur rolü verilmiştir. Herkes kendi rolünü en iyi şekilde oynamak; sevmek, vermek ve erdemli olmakla mükelleftir. Bu oyunda zerre kadar iyiliğin de zerre kadar kötülüğün de karşılığı vardır. Sevenler, verenler ve erdemli olanlar sonuçta kazançlı çıkarlar.

Roller dağıtılırken hiç kimseye adaletsizlik yapılmamıştır. Çünkü herkes sahip olduğu güç, zenginlik ve nimetler oranında sorumluluk sahibidir. Ebedi hayat başladığında zengin kişiden parasını ve servetini nasıl kazandığı ve nerede harcadığı tek tek sorulurken, fakir insan belki sadece sırtındaki hırkanın hesabını verecektir. Patrona binlerce işçisinin geçimini adaletli bir şekilde sağlayıp sağlayamadığı, devlet başkanına milyonlarca vatandaşına karşı adil davranıp davranmadığı, onlara herhangi bir devlet kurumu tarafından haksız muamele yapıldığında haklarını koruyup koruyamadığı bir bir sorulacaktır.

Dünya hayatında elde edilecek mutluluk açısından da rollerin dağılımı adaletsiz değildir. Çünkü hayatın geneli düşünüldüğünde, hayata zengin ailede doğarak başlayan bir çocuğun fakir ailede doğarak başlayan bir çocuktan daha çok mutlu olacağına dair kesin bir kural yoktur. Buckingham Sarayı'na yeni bir bebeğin geldiği günlerde gazetelerde çöp kutusuna canlı bir bebeğin bırakıldığı haberini okumuştuk. İşte "Büyük Oyun" bu kadar renkli ve enteresandır. Kimisi hayata sarayda başlar kimisi de çöp kutusunda. Ama bunda hiçbir adaletsizlik yoktur. Umalım ve dua edelim ki her iki bebek de yaşam boyu çok mutlu olsunlar. Fakat hayatın genelinde hangi bebeğin daha mutlu olacağını bu günden öngörmek mümkün değildir. Çünkü hangisi için ne tür bir senaryonun yazılmış olduğunu henüz bilemiyoruz.

Kader dediğimiz şeyin çok önemli bir kısmını kesişen senaryolar oluşturur. Bir kişi diğeriyle tanışacak ve sonrasında hayatında bir takım değişiklikler olacaksa zamanı geldiğinde senaryoda belirtilen yerde o kişiler mutlaka buluşurlar. Böylece kesişen senaryolarla oyun giderek daha da zenginleşir.

"Büyük Oyun" öylesine enteresandır ki bu oyunda her zengin kişinin rızkının fakir kişiden daha bol olacağına dair bir garanti yoktur. Rızık bir canlının yiyip içtiği ve yararlandığı şeylerdir. Öyle süper zenginler vardır ki sağlıkları izin vermediği için özendikleri pek çok şeyi yiyip içemezler. Ama sağlıklı fakir bir aile bulabildiği kadarıyla oturup afiyetle yer, içer. Milyarderler bile nasip değilse dünyanın en iyi doktorlarından birine gidip ameliyat olamazlar. Diyelim ki o ülkede herhangi bir hastalık konusunda dünyanın en iyi cerrahlarından birisi yaşamaktadır. Ancak o doktor daha geniş halk kitlelerine hizmet verebilmek için ameliyatlarını en lüks ve en pahalı olan hastanede değil de daha uygun fiyatlı ancak hizmet kalitesi de çok iyi bir hastanede yapmaktadır. Hasta olan milyarderlerden birisinin belki kendi hastanesi bulunmaktadır ve oraya gidip ameliyat olacaktır. Bir diğerinin ise en lüks ve en pahalı olan hastaneyle anlaşmış özel sigortası vardır, bu nedenle o da gidip oraya ameliyat olacaktır. Ülkenin devlet başkanı bile hastalanınca önceden belirlenmiş protokoller izlendiği için o doktoru bulamayabilecektir. Ama fakir bir köylü vatandaş gelecek, nasipse o doktoru bulacak ve doktor ekonomik durumu iyi olmayan hastalarına çok yardım ettiğinden dolayı ameliyatını güzelce olacak ve köyüne mutlu bir şekilde dönecektir. Bir yanda nasibi ve rızkı az bazı milyarderler, diğer yanda nasipli, bol rızıklı fakirler. Büyük oyun bu kadar da renklidir işte.

"Büyük Oyun" u zenginleştiren unsurlardan biri de kısmi iradedir. Sadece Tanrı' nın iradesi olan bütüncül irade bulunsaydı o zaman tüm oyuncular adeta programlanmış robotlar gibi rollerini oynarlar ve oyunun zenginliği azalırdı. Oysa ki varlık alemindeki bilinçli varlıklara kısmi irade diyebileceğimiz bir irade verilmiş ve oyun daha zenginleşmiştir. Böylece bilinçli her ünite olaylar karşısında iradesiyle seçimini yapmakta ve oyun çok yönlü olarak gelişmektedir.

Kusurlu üniteler konusu da "Büyük Oyun" a çok zenginlik kazandırır. Varlık alemini yaratırken Yüce Yaratıcı, onuncu makamdaki, kusurlarını gizlediği ayrıcalıklı dostları hariç bütün varlıkları bilerek ve isteyerek kusurlu yaratmıştır. Böylece kusursuzluk denen ayrıcalık sadece kendisine mahsus bir özellik olarak kalmıştır. Varlık alemini oluşturan kusurlu üniteler kusurlarıyla ve kısmi iradeleriyle oyuna büyük zenginlik katmaktadırlar. Ayrıca irade ile birlikte verilen akıl, nefs ve zeka oyunu çok daha renkli hale getirmektedir.

"Büyük Oyun" u çok renkli ve zengin kılan faktörlerden birisi de senaryoda determinist bir yolun izlenmesidir. Yani bir olay meydana getirilecekse önce onun sebepleri hazırlanır ve böylece asıl fail gizlenir. Mesela bir kişi zengin edilecekse önce onun ticarete atılması sağlanır ve hiç ummadığı şekilde işleri ilerletilerek holding sahibi yapılır. Bir kusurlu ünitenin fakirken süper zengin olması, sonrasında bunu tolere edip edememesi, diğer insanlara ve varlıklara karşı davranışlarının değişip değişmemesi oyunu çok zevkli ve renkli hale getirir. Olaya dışarıdan bakanlar zengin olan o şahsın sıkı çalıştığı, çok zeki olduğu tarzında şeyler söylerler. Halbuki sık rastlandığı gibi o holdingin içinde de holding sahibinden daha çalışkan, daha zeki ve daha donanımlı kişilerin mevcudiyetini akıllarının ucundan bile geçirmezler. Ama her şeyi gizleyen bir determinizm perdesinin varlığını ve onun arkasındaki gerçeği bilenler verenin de alanın da Tanrı olduğunu söylerler. Bütün olan biteni tebessüm ederek keyifle izlerler. Halbuki Tanrı dileseydi o kişinin önüne trilyonlar tutarındaki nakit parayı bir anda koyabilirdi. Buna gücü yeter. Ancak oyunun kuralı böyle değildir. Önce determinizm perdesi gereği sebepler hazırlanacak ve Tanrı' nın veren eli açıkça görülmeyecektir. Kişi aklıyla, zekasıyla, sezgisiyle ve sağduyusuyla veren eli bulacaktır. Şükredecektir. İçinde barındırdığı imtihan sırrıyla birlikte oyun böylece daha keyifli hale gelecektir. Burada insana düşen görev çalışmak ve her ne iş yaparsa yapsın elinden gelen en iyi performansı ortaya koymaktır. Gerisi Tanrı' nın takdirine kalmıştır.

Kusurlu ünitelerin tamamı "Ana Ünite" den yani "Yüce Yaratıcı" dan geldiler ve rollerini oynadıktan sonra yine O' na döneceklerdir. Ancak hesap gününde yaptıklarının ve yapmaları gerekirken yapmadıklarının hesabını verdikten sonra, yani temizlendikten sonra Tanrı' ya geri dönebileceklerdir. Aslında her şey büyük bir oyundan ibarettir. Çünkü yazan da O, sahne de O, sahneye koyan da O, Oynayan da hep O. Bize düşen sevmek, vermek ve erdemli olmak. Yani rolümüzü güzel oynamak. Aslında varlık aleminde Tanrı' dan başka hiçbir şey yok. Bu yokluğa ben de dahilim. Tek mevcut O.


Yıldızhan'ın Mağarası

(Yildizhan's Cave)

Üçüncü bin yıl başlangıcı yaklaşırken Rabb'im beni ekonomik açıdan fakir fakat sevgi ve irfan açısından zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gönderdi. Hayatımda hem yoksulluğu hem de zenginliği gördüm. Çok iyi ve çok kötü olaylara şahit oldum. Bilge insanlar tanıdım.

Sevgili annem ve babam Allah dostuydu. Annemi hep ibadet ve dua ederkenki haliyle hatırlarım. Babam: "Evladım pazara gittiğinizde meyve ve sebze alırken hep en iyilerini seçmeyin. En iyi olanların bir kısmını da diğer insanlara bırakın" derdi. Kardeşlerim de güzel insanlar oldukları için çocukluğum çok özgür ve mutlu geçti.

Bilgiye, okumaya ve öğrenmeye tutku derecesinde meraklı yapımla Kuleli Askeri Lisesi' ne girişim hayatımın dönüm noktası oldu. Kuleli çok kaliteli bir liseydi. Kişiliğimin şekillenmesi ve hayat disiplini edinmem noktasında bana çok olumlu katkılar yaptı. İlkokuldan beri zaten çok okuyordum, lise yıllarında öğretmenlerimin teşvikiyle okumam arttı. Hayatımın sonraki yıllarında ise uzman doktor olduktan sonra gittiğim Harvard Üniversitesi belirleyici oldu. Bu bilim yuvasında geçirdiğim günler mesleki gelişmemin yanında hayat anlayışımı da pozitif anlamda etkiledi. Orada pek çok iyi insan ile tanıştım.

Yaptığım seyahatler, ameliyatlar, okumak, düşünmek ve ibadet dışında kayda değer bir hayatım, sosyal yaşantım, arkadaşlarım pek olmadı. Buda'nın Bodhi Ağacı, Platon'un Alegorik Mağarası, Hz. Muhammed'in Hira Mağarası vardı. Benim de kendi mağaram oldu. Bir mağara adamı (CAVEMAN) gibi yaşadım. Mağaram bana sevdirildi. Kalabalıklarla beraberken bile mağaramın içindeydim hep. Ömrümün önemli bir kısmı insanlardan uzakta "Yıldızhan'ın Mağarası" içinde geçti. Orada kendi dünyama çekildim; tefekkür ederek iyilik, güzellik, doğruluk, sevgi, sabır, hakikat gibi kavramları kucakladım; içimde çoğalttım. Gerçek hayatta uyguladım. Giderek tekamül ettim, fikirlerim olgunlaştı. Çok düşündüm, sorguladım ve bu öğreti zaman içinde Rabb'imin izniyle ortaya çıktı.

Mağaramın dışına çıktığım zamanlarda seyahat etmeyi ve bu esnada öğrenmeyi hep sevdim. Halen bir öğrenciyim. Her gittiğim ülke ve yer bana yeni bir şeyler öğretti. Doğu'yu da Batı'yı da gördüm. Gezerken bazı yerlerde temizlik, düzen, iyilik, güzellik ve zenginliğin; diğer bazı yerlerde ise pislik, düzensizlik, cehalet ve fakirliğin daha fazla olduğunu gözlemledim.

Polonya'ya gittiğimizde eski toplama kamplarını, oradaki gaz odalarını, insanların insanlar tarafından yakıldığı fırınları ve soykırım müzesinde katledilen altı milyon zavallı insandan geriye kalan bazı eşyaları gördük. Son yıllarda da yine bir diktatörün iktidar uğruna yüzbinlerce insanı acımasızca öldürdüğüne, din adına başların kesildiğine şahit olduk. "İçimizde yeterince sevgi olsaydı bütün bunlar olur muydu?" diye düşündüm.

Uzakdoğu'ya ve dünyanın bazı başka yerlerine yaptığımız gezilerde insanların önemli bir kısmının sömürülmüş, aç, sefil, perişan, fakir ve hasta olduğunu gördük. Bu tablo karşısında kendi vicdanımı da sorguya çektim ve "Yeterince verseydik ve erdemli davransaydık bütün bunlar olur muydu?" diye düşündüm.

Yine bir Uzakdoğu gezimizde rehberimiz bizden sadaka isteyen ihtiyaç sahibi insanlara kızıyor ve asla para vermememizi defalarca tembihleyip duruyordu. Çok geçmeden aynı gezi esnasında rehberimizin "İlahi Adalet" tarafından ciddi şekilde cezalandırıldığını gördük. Seneler önce bir şiirimde şöyle demiştim:

"Sen nasıl davranırsan O'nun mahlukatına,
Yaratıcı da işte öyle davranır sana."

Evet, bu evrensel bir gerçektir. Sadece insanlara değil; hayvanlara, bitkilere ve diğer mahlukata da zarar verenlerin gizli bir el tarafından er veya geç cezalandırıldığını görmekteyiz. Kendi halkından binlerce kişiyi kimyasal silahlarla katleden, yenilmez denilen güçlü bir diktatörün uluslararası başka bir güç tarafından feci şekilde öldürülmesine şahit olduk. Adalet evrensel değerlerdendir ve er geç yerini bulur. Aslında iyilik eden de kötülük eden de kendine eder.

Her olaya ibretle bakmalıyız. Sadece kendi başımıza gelenlerden değil başkalarının yaşadığı olaylardan da dersler almalıyız. Hatta okuduğumuz kitaplar ve diğer yazılı metinlerden, medyada şahit olduğumuz olaylardan da dersler çıkarmalıyız.

İnsanların arayış içinde olduklarını, bazı akıl ve mantık dışı inançların, öğretilerin peşinden gittiklerini görüyoruz. Bazı doçent ve profesörlerin "Büyük patlama nerede oldu?" ve benzer tarzdaki sorular karşısında çaresiz kaldıklarına şahit oluyoruz.

Dünyanın bazı yerlerinde insanların ölmüş yakınlarının cesetlerini üzüntüyle yaktıklarını, diğer bazı yerlerinde ise toprağa gömdüklerini görüyoruz. Bu esnada hissettikleri çok derin acıyı onlarla birlikte yaşıyoruz.

İnsanoğlunun aya gidişine ve uzaydaki parlak başarılarına şahit olduk. Ancak bilim ve teknikte çok ilerleyen, uzayı fetheden insanoğlunun dünyadaki açlığın, yoksulluğun, sefaletin, cehaletin, savaşların ve hastalıkların ortadan kaldırılması konularında yeterince ilerleme kaydedemediğini görüyoruz.

Çocukluğumdan beri bilgiye susamış bir yapım vardı. Eğer kafamın içinde cevaplanmamış bir soru varsa o gece uyuyamam. Başta geniş kütüphanem olmak üzere çeşitli kaynaklardan o konuyu sonuna kadar araştırırım ve kafamın içindeki konforu sağladıktan sonra gider yatarım. Şu anda kafamın içindeki konforu da herkesle paylaşmak istiyorum.

Aslında bu öğreti hepimizin ortak malı. Çünkü mağarada geçirilen saatlerin yanında yaşanan bir ömür, okunan, izlenen ve dinlenen binlerce kaynak; akıl, sezgi, ilham var. Sonuçta hepsi bir ömrün birikimi olan içselleştirilmiş fikirler. Ancak şunu da kesinlikle biliyorum ki beynin bilgi birikimi anne karnında başlıyor ve yaşam boyunca devam ediyor. Gördüğümüz her şey, duyduğumuz sesler, kokladığımız kokular, algıladığımız tatlar, dokunduğumuz cisimler, aklımızdan geçen düşünceler, sezgilerimiz ve ilhamlarımız muhteşem beynimiz tarafından tet tek kaydedilmekte; genlerimiz aracılığıyla atalarımızdan gelen arşiv kayıtları da bunlara eklenince büyük bir birikim söz konusu olmaktadır. Neticede yaşantımıza yön veren orijinal fikirler, konseptler, paradigmalar ve öğretiler ortaya çıkmaktadır. Hatta bilgilendirilme sürecimiz "İlahi Frekanslar", saklı düzen ve başka boyutlar aracılığıyla da devam edip gitmektedir.

Öğretimizdeki bazı kavram ve fikirler şu gök kubbe altında ilk kez söyleniyor olsa da, bu öğreti tek kişinin değil binlerce kişinin katkılarıyla ortaya çıkmış bir eserdir. Her orijinal fikir dimağımızda yoğrulup düşünce planımızda somut şekilde belirirken bu süreçte binlerce başka beynin katkısı söz konusudur. Başta sevgili annem ve babam olmak üzere tüm ailemin, canım öğretmenlerimin, akademisyenlerin, arkadaşlarımın, binlerce yıllık bilgi birikimimizi kitap ve eserleriyle inşa eden değerli yazar ve fikir insanlarının, filozofların, azizlerin, velilerin, peygamberlerin hepsinin bu öğretide emeği vardır. Onun için Pascal'ın uyarısını dikkate alarak "Yıldızhan Öğretisi" ne "Bizim Öğretimiz" diyorum.

Çok eskiden beridir mağaramda küresel problemler üzerine de kafa yoruyorum. Seneler önce yine küresel problemlerin çözümüne odaklanmış derin derin düşünürken ulaştığım noktada zihnimde bir şimşek çaktı ve çözümü bir şiirle şöyle formüle ettim:

"Tüm küresel sorunlar istiyorsan çözülsün;
Sev, ver ve erdemli ol, evren cennete dönsün."

Evet, sanki Buda' nın Bodhi Ağacı'nın altındaki tam aydınlanması gibi bir olay yaşamıştık. O gün zihnimde parlayan ışık seneler geçtikçe olgunlaştı ve zamanla gelişerek bir öğretiye dönüştü. Bu adeta sihirli bir formüldü ve samimiyetle uygulandığı takdirde inanılmaz zorluktaki problemleri bile çözebiliyordu. Hatta Türkiye'nin "Çözüm Süreci" denilen çok önemli ve girift bir probleminin de bu formül ile aşılmasının mümkün olduğunu görerek ülkemizin cumhurbaşkanına yazdığım açık mektupta bundan söz ettim. Problemlerle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Koskocaman adamların bile göz kırpmadan yalan söyleyebildikleri, hırsızlığın ve yolsuzluğun kol gezdiği, adaletin gözetilmediği, savaşların sürdüğü, savunmasız kadınların bıçaklandığı, zavallı çocukların dövüldüğü, yaşlıların horlandığı ve acımasızca terkedildiği, engellilerin dikkate alınmadığı, kıyafetleri nedeniyle insanların aşağılandığı, temel hak ve özgürlüklerin hiçe sayıldığı, hayvanların zulüm gördüğü, bitkilerin ve çevrenin insafsızca talan edildiği, insanların acımasızca sömürüldüğü, çöpten yiyecek toplayan insanların görüldüğü, insanın insanı çeşitli şekillerde köleleştirdiği, fuhşun bulunduğu, kitlelerin açlık seviyesinin altında bir gelirle yaşamaya mahkum edildiği, hastalıkların tehdit oluşturduğu, bazı yerlerde temiz içme suyuna dahi ulaşılamayan bir dünyada bu öğreti bir nimettir ve samimiyetle uygulandığı takdirde kesin problem çözücü olarak karşımızda durmaktadır.

Bir yanda "Haksız yere bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibi olur, bir insanın hayatının kurtuluşuna vesile olan da tüm insanlığı kurtarmış gibi olur" mealindeki ayeti getiren ve "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim" diyen Hz. Muhammed, "Sağ yanağınıza bir tokat atana diğer yanağınızı da çevirin" diye seslenen Hz. İsa, Tanrı'dan insanlara on emiri ulaştırarak "Öldürmeyeceksiniz" diyen Hz. Musa, çevresindekilere bütün dünyaya barışı ve sevgiyi yaymalarını tavsiye eden Buda, insan sevgisini gerçek soyluluğun işareti sayan Konfüçyüs bizleri sevgiye, barışa, kardeşliğe ve ahlaka davet ediyorlar; diğer yanda binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen hala insanlar birbirlerini sömürmeyi, din ve mezhep adına kafa kesmeyi, öldürmeyi sürdürüyorlar.

Bütün bunları görerek üçüncü bin yılın başında insanlığa ve tüm varlık alemine sesleniyor ve diyoruz ki: Ayrımcılığı bırakın. Hangi dinden, mezhepten veya felsefi görüşten olursanız olun "Sevin, verin ve erdemli olun (Love, be giving and be virtuous)". Bu kelimelerle temellendirdiğim öğreti hem günümüzde hem de önümüzdeki bin yıllarda daha mutlu bir dünya, daha yaşanabilir bir evren oluşturabilmemizin formülüdür. Bu formülü tüm insanlık olarak benimsemeli, eğitimde önemle yer vermeli ve genetik kodlarımıza kazımalıyız. "İdeal toplum" bu şekilde inşa edilecektir.

Varlık aleminin bilinçli varlıklarına bir hediye olarak sunulan "Yıldızhan'ın Öğretisi" iyiliği, güzelliği, doğruluğu, hakikati, sevgiyi, barışı, özgürlüğü, refahı ve ebedi saadeti getirecektir. "İnsanlığın Birliği" ni sağlayacak ve varlıkları tek çatı altında toplayacaktır. Biz kimiz? Nereden geliyoruz? Nereye gidiyoruz? Evren nasıl ve niçin yaratıldı? Büyük patlama nerede oldu? Ölümsüzlük mümkün müdür? gibi önemli sorulara net cevaplar verdiğinden zihinlerdeki konforu da sağlayacak, insanları boşlukta kalmaktan kurtaracaktır.

Leonardo da Vinci'nin "Simplicity is the ultimate sophistication" diye ifade ettiği bir tespiti ve tavsiyesi var. Bu, adeta "Öğretimiz" düşünülerek yüzyıllar öncesinden söylenmiş bir söz. Bu tavsiyeye uyarak öğretiyi olabildiğince sade fakat sadelikten doğan bir derinlik ve kapsamlılık içinde kaleme almaya çalıştım.

İyi niyet ve samimiyet çok önemlidir. Rabb'im hayırlara vesile kılsın. Herkese sonsuz ötesi bir yaşam ve ebedi saadetler diliyorum.


Kader

(Destiny)

Evreni yaratan "Yüce Yaratıcı" nın sonsuz ötesi iradesine bütüncül irade (COMPLETE WILL) dersek, bundan bilinçli varlıklara verilen bölüme de kısmi irade (PARTIAL WILL) diyebiliriz. İnsan sahip olduğu bu irade ile tercihlerini yaşam boyu iyiden, kötüden veya nötrden yana kullanacaktır.

Kısmi irade vardır. Eğer insana kısmi irade verilmeseydi ve kişi yaptığı tüm işleri programlanmış bir robot gibi otomatik olarak yapsaydı hiçbir eyleminden sorumlu tutulamazdı. Ayrıca oynanan "Büyük Oyun" da bu kadar zengin ve renkli olmazdı. Kısmi iradenin varlığı aynı zamanda Tanrı' nın insana ne kadar çok değer verdiğini de gösterir.

Ezeli ve ebedi ilmiyle Tanrı baştan sona olmuş ve olacak her şeyi bilir. Bu O' nun mutlak ilminde saklıdır. Bir insanın kısmi iradesiyle hangi tercihleri yapacağını, sadaka verip vermeyeceğini, dua edip etmeyeceğini önceden bilir. Şu anda da, on yıl sonra da, bir ömür boyunca da o kişinin neler yapacağını hep bilir. Bu, bütüncül iradenin hükmettiği "MUTLAK KADER" (ABSOLUTE DESTINY) dir. Ayrıca bir insanın ne zaman ve nerede doğacağı, hangi ailede dünyaya geleceği gibi bilgiler ile iradesiz varlıkların kaderi de "MUTLAK KADER" in içinde yazılıdır. Asla değişmez. Çünkü "MUTLAK KADER" "Yüce Yaratıcı" nın takdiridir, sonsuz ötesi ilmindeki mutlak bilgidir ve kesindir. Bir de Tanrı' nın insana verdiği kısmi irade vardır ki bu iradenin hükmü sadece "DEĞİŞEBİLİR KADER" (CHANGEABLE DESTINY) adını verdiğimiz alanda geçerlidir. İnsan kısmi iradesini kullanarak gerçekten de özgürce bir şeyler yapar, dua ile gelecekte olabilecek bazı şeyleri değiştirebilir ama yaptıkları tamamen "DEĞİŞEBİLİR KADER" alanındadır ve "MUTLAK KADER" ile hep uyumludur. Şurası kesinlikle bilinmelidir ki gelecekte olacak olan her şeyin Tanrı' nın bütüncül ilminde kayıtlı bulunması insanın kısmi iradesini özgürce kullanmasına engel değildir. İnsan kısmi iradesini kullanırken tamamen özgürdür. Yani Tanrı' nın mutlak ilmiyle olmuş ve olacak her şeyi bilmesi ayrı şey, insanın kısmi iradesini özgürce kullanması ayrı şeydir.

İnsan gelecekte olabilecek şeyler için dua edebilir. Tanrı duayı kabul ederse gelecekte olacak olan şey edilen dua doğrultusunda değişir. Ancak bu değişiklik "DEĞİŞEBİLİR KADER" alanındadır. Burada "MUTLAK KADER" in kesinlik ilkesi yine geçerliliğini korumuştur. Çünkü Tanrı ezeli ve ebedi ilmiyle sizin o duayı yapacağınızı önceden bildiğinden "MUTLAK KADER" inizi zaten öyle yazmıştır. Dua olayında görüyoruz ki "DEĞİŞEBİLİR KADER" iniz değişmiş fakat "MUTLAK KADER" iniz değişmeden aynen kalmıştır. Üstelik duanız da kabul olmuştur. İşte Tanrı böylesine muktedir ve yücedir. Her şeye gücü yetendir.

Kişinin yaptığı iyilikler neticesinde ömrü uzatılabilir. Tanrı o kişinin ne gibi iyilikler yapacağını önceden bildiğinden "MUTLAK KADER" de o kişinin ömrünü zaten uzun olarak yazmıştır. Böylece iyilikler yapan o kişinin ömrü uzatılarak "DEĞİŞEBİLİR KADER" i değiştirilmiş, "MUTLAK KADER" i ise değiştirilmeden aynen kalmıştır. Üstelik o iyi insan aynı zamanda mükafatlandırılmıştır. Madem ki değişmez "MUTLAK KADER" imizde ne yazılmış olduğunu önceden bilemiyoruz, öyleyse akıllı davranarak iyilikler yapmalıyız ve "DEĞİŞEBİLİR KADAR" imizi kendi lehimize değiştirmeliyiz. Bir kişinin sevmesi, vermesi ve erdemli olması Tanrı'nın hoşuna giden şeylerdir.

Karl Marx "Tarihte her ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur" diyor. Biz de bu sözü günümüze taşıyıp "Geçmişte her ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur" diyoruz ve bir dakika önce olup bitmiş olayları bile buna dahil ediyoruz. Çünkü determinizm perdesi gereğince olay öncesi bütün şartlar hazırlanmış ve olay "Mutlak Kader" doğrultusunda cereyan etmiştir.

Bilgece düşünerek "Geçmişte her ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur" tarzındaki bir inancı benimsemek insanları çok rahatlatabilir. Böyle düşünenler başkalarını yargılamazlar ve gerektiği yerde herkesten önce özür dilemekle birlikte "Pişman oldum" cümlesini kullanmazlar. Çünkü her ne olmuşsa determinizm perdesi gereğince şartları önceden hazırlanmış ve başka türlü olamıyacağı için öyle olmuştur. Ancak bu görüş bizim geçmişe giderek yaşanmış olaylardan dersler çıkarmamıza engel teşkil etmemelidir. Geçmişe cesurca ve akıl dolu olarak giderek oradan gerekli dersleri de almalıyız.

İnsanın genlerinde kendisini hem iyiye hem de kötüye doğru yönlendiren özellikler yaratılıştan itibaren vardır. Ruhunda ise akıl, nefs ve irade fonksiyonları mevcuttur. Eğer insan iradesini doğru yönde kullanarak nefsini aklının emrine verebilirse kurtuluşu büyük oranda yakalamış demektir. Çünkü o andan itibaren yapacağı tüm işlerde nefsini değil aklını rehber edinecektir. Akıl ise iyiye, güzele, doğruya ve hakikate doğru götüren bir rehberdir. Yeterince akıllı olan her insan sever, verir ve erdemli olur; doğruyu görür, kendini bilir, gerçeği bulur. Eğitimle kişinin iyi yönlerini artırmak ve kötü yönleri törpülemek mümkündür. Eğitim öylesine etkili bir enstrümandır ki doğru kullanılırsa onunla insana aklını nasıl rehber edinebileceği bile öğretilebilir. Akıllı kişi hangi işi yaparsa yapsın teslimiyetçi olmaz ve elinden gelen en iyi performansı ortaya koymaya çalışır. Çünkü "MUTLAK KADER" de ne yazılmış olduğu bilinmemektedir ve milyarda bir ihtimal bile olsa her umut ışığını değerlendirmek gerekmektedir. Elden gelen her şey yapılır ve gerisi Tanrı'ya havale edilir. Sonuçta nasıl bir durum ortaya çıkarsa çıksın "Geçmişte her ne olmuşsa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur" denir ve bütüncül iradeye bilgece teslim olunur.

İnsan günlük yaşantısında akıllı davranmayı bilmelidir. Farzedelim öyle bir olay başınıza geldi ki özür dileseniz de dilemeseniz de olur. Böyle bir fırsat asla kaçırılmamalı ve özür dilenmelidir. Çünkü başka hiçbir kazancınız olmasa bile karşınızdaki insanı mutlu etmiş olacaksınız. Bir insanı mutlu etmek az kazanç mıdır? Ayrıca özür dilemek çok olumlu bir eylemdir. Çünkü özür dilemekle muhtemel bir çatışmayı önlersiniz, nefsinize karşı bir kez daha zafer kazanmış olursunuz ve itibarınız artar. Bir özür dileme eyleminin içinde 50 erdemden nefsinin kölesi olmamak, iyi huylu olmak, asil tavırlı olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, hoşgörülü olmak, orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak, alçakgönüllü olmak, barışsever olmak, kibar olmak, sağduyulu olmak, saygılı olmak, sabırlı olmak, sorumluluk sahibi olmak, aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, lüzumsuz konuşmamak fakat konuşmak gerektiğinde de sessiz kalmamak, bilgece düşünerek yargılamamak, evrensel değerlere önem vermek gibi tam 20 adet erdem mevcuttur. Özür dileyen kişiye çok saygı duyulur. Çünkü o kişinin nefsinin kölesi olmadığı ve tekamül basamakları içinde de en azından dördüncü makamda olduğu anlaşılır. En azından diyoruz, çünkü çok daha üst makamlarda olma ihtimali de vardır.

Kısmi iradeye sahip olan insanoğlunun genetik yapısında iyilikle birlikte kötülüğün de var olması "Büyük Oyun" u daha zengin ve renkli bir hale getirmektedir. Aslında olup biten her şey bir oyundan ibarettir. Bu oyunun içerisinde şeytan bile bir aktördür ve kaderin memurudur. Yunus Emre bir şiirinde "Var biraz da sen oyalan" diye seslenmektedir. Gerçekten de İnsan dünya hayatında bir yandan oyalanırken diğer yandan kısmi iradesiyle özgürce bir şeyler yapmakta ve rolünü oynamaktadır. Bu esnada kendisine irade ile birlikte iktidar, zenginlik, fakirlik gibi pozisyonlar verilerek nasıl davranacağı da gözlemlenmektedir. Hatta kendisinin dışında, evren denilen sahnede sıradışı ve bir kısmı da aşırı derecede iyi veya kötü olaylar yaratılarak onlar karşısında nasıl bir tutum takınacağı da ayrıca izlenmektedir.

Madem ki bu bir "Büyük Oyun" dur, öyleyse oyunda yer alan aktörler akıllı davranarak sevmeli, vermeli ve erdemli olmalıdırlar. Çünkü oyunun sonunda dönüş O' nadır. Dönüşte "Tekamülün 10 Basamağı" içerisinde daha yüksek makamlarda yer alanlar daha karlı çıkacaklardır. Müjdeler olsun kısmi iradelerini akıllıca kullanarak daha üst makamlara yükselenlere, "İdeal Toplum" sınırından içeriye girenlere, Tanrı' nın dostu olanlara ve O' na kavuşanlara. Selam olsun...


Kuantum Fiziği ve Kader

(The Quantum Physics and Destiny)

Kuantum fiziğinin geldiği noktada artık klasikleşmiş görüş olan "belirsizlik" anlayışının aksine, parçacıkların davranışlarının önceden bilindiği ileri sürülüyor. Bu görüş bütüncül irade (COMPLETE WILL) ve "MUTLAK KADER" in (ABSOLUTE DESTINY) varlığını destekler. Ancak bu durum kısmi irade (PARTIAL WILL) ve "DEĞİŞEBİLİR KADER" in (CHANGEABLE DESTINY) olmadığını göstermez. Çünkü akıl ve irade insandaki ruhun fonksiyonlarıdır. Ruh ölümsüz, "metafizik" bir varlıktır. Parçacıkların davranışlarının önceden bilinebilmesi ruhun bir fonksiyonu olan kısmi iradeyi bağlamaz ve oynanan "Büyük Oyun" u da ortadan kaldırmaz. Yani siz yine çayınızı sütlü mü yoksa sade mi içeceğinize kısmi iradenizle karar verebilir ve afiyetle içebilirsiniz.

Böylece her şeyin önceden belirlendiğini ve özgür iradenin (FREE WILL) bir yanılsama olduğunu savunan Utrecht Üniversitesi’nden Nobel ödüllü Fizik Profesörü Gerardus't Hooft ile özgür iradenin (FREE WILL) varlığını savunan Princeton Üniversitesi’nin ünlü matematikçileri John Conway ve Simon Kochen arasındaki tartışmaya son veriyor, aralarında mutabakat sağlıyoruz. Nihayet kader konusunda binlerce yıldır süren kadim tartışma da bu öğretinin tamamında yazılanlarla birlikte artık sona ermiş oluyor.


Tanrı Vardır

Bilinç, ruhun evrene açılan penceresidir. Akıl ise ruhun bir fonksiyonudur. Ruh, bilinç penceresinden evrene akıllı bir şekilde baktığında şahane bir sanat eseri ile karşılaşıyor. Ortada böylesine muhteşem bir sanat eseri varsa elbette ki "Büyük Sanatkar" da olacaktır. "Monaliza" varsa "Leonardo" da vardır.

Farzedelim ki madde ezelden beridir vardı ve öylece duruyordu. Fakat evrende her şeyin hareket halinde olduğu muazzam nizamı nasıl izah edeceğiz? Akıllı kişi "İlk hareketi kim başlattı?" diye sormaz mı?

Evren ve içindeki galaksi süperkümeleri, galaksi grupları, galaksiler, karadelikler, nebulalar, güneşler, gezegenler ve insan. Ne büyük eserler bunlar. Her şey ne kadar akıllıca ve incelikli olarak tasarlanmış. "Tanrı vardır" denince her şeyin akla uygun bir şekilde izah edildiği öğreti ortaya çıkıyor. Dimağ rahatlıyor. Zihin konforu sağlanıyor. Varlıklar huzurlu ve mutlu oluyor. Aksi takdirde her şey boşlukta kalıyor, şüphe hakim oluyor ve huzursuzluk başlıyor. İşte Tanrı' nın varlığının en büyük delili de budur.


Tekamülün 10 Basamağı

(The Ten Stages of the Development
of the Soul)

1. ZAVALLI: Nefsinin kölesi olduğu halde bunun farkında olmayan insan. Zavallıdır, ona acınır. Ilımlı, güzel bir üslupla bilinçlendirilmeye çalışılır.

2. FARKINDA: Kötü yönlerinin farkında olan insan. Takdir edilir, elinden tutulur.

3. TALEBE: İyi olmayı isteyen insan. O bir talebedir, her türlü destek verilir.

4. YÜKSELEN: Seven, veren ve 50 erdemin bir kısmına sahip olan insan. Övülür, teşvik edilir.

5. OLGUN: Seven, veren ve 50 erdemin tamamına sahip olan insan. "Yıldızhan'ın İdeal Toplumu" nun sınırından içeriye girmiştir. Olgun insan makamına yükselmiştir. Ona çok saygı duyulur.

6. ERMİŞ: Seven, veren, 50 erdemin tamamına sahip olan; bütün bunların Tanrı' dan geldiğini bilen, "Veren de, alan da, yapan da, eden de sadece Tanrı' nın kendisidir" diyen ve buna inanan insan. Tanrı' nın dostudur. Varlık aleminde Yüce Yaratıcı' nın isimlerinin ve sıfatlarının tecellilerini seyreder. Rabb' i ondan, o Rabb' inden razıdır. Böylesi bir insan el üstünde tutulur, duası alınmaya çalışılır.

7. ULU: Seven, veren, 50 erdemin tamamına sahip olan, "Varlık aleminde Tanrı' dan başka hiçbir şey yoktur" diyen ve ve buna inanan insan. Tanrı' nın bilge dostudur.

8. YÜCE: Seven, veren, 50 erdemin tamamına sahip olan, "Ben de yokum, sadece Tanrı vardır" diyen ve buna inanan insan. Tanrı' nın sır makamında dostudur.

9. PİRÜPAK: Kusursuz denebilecek bir saflığı yakalamış insan. Tertemizdir. Tanrı' nın naz makamında dostudur.

10. MÜKEMMEL: Tanrı' ya kavuşmuş insan. Sözün bittiği noktadadır. Söylenecek söz kalmamıştır. Kusurlarını Tanrı örter. Tanrı' nın ayrıcalıklı dostudur.

Öğretimizde tekamülün 10 basamağı vardır. Maalesef insanların önemli bir kısmı henüz birinci basamaktadır. Ancak en alt basamaktaki insan bile hiçbir zaman ayıplanamaz, hor görülemez. Varlıklar kutsaldır. İnsan ise acınası ve sevilesi bir varlıktır. Birinci basamaktaki insana daha çok acınır ve ılımlı, güzel bir üslupla, kırmadan, incitmeden bilinçlendirmeye çalışılır. Hiç belli olmaz gün gelir devran döner ve belki o kişi zamanla Tanrı' nın izniyle en üst basamağa yani "MÜKEMMELLİK MAKAMI" na yükselebilir. Her insanda bu potansiyel mevcuttur.

Ey insanoğlu! Dünyalar kadar malın, tonlarca altının, trilyonlarca nakit paran olsa veya kendin krallık tahtında oturuyor olsan, bütün bunların hiç birisine güvenme. Hepsi gelip geçicidir. Hepsi yok hükmündedir. Sen tekamül basamaklarında nerelerdesin, hangi makamdasın ona bak. Çünkü tüm bilinçli varlıklar ve Yüce Yaratıcı seni böyle değerlendirecektir. Öyleyse aynaya bak ve sen de kendini öyle değerlendir. Gerçek makamını öğren...

İyi Kötü ve Nötr

Bir kişiye göre iyi olan şey diğer bir kişiye göre kötü olarak nitelendirilebilmektedir. Burada işin içine inançlar, felsefi görüşler, değer yargıları, yetişilen çevre, içinde yaşanılan toplum ve çıkarlar gibi pek çok faktör girmektedir. Oysa aklın rehberliğinde hareket edilebilse doğruya daha kolay ulaşılabilecektir.

Salt akıl ile iyiyi kötüden ayırt etmek genellikle mümkündür. Immanuel Kant' dan esinlenerek şöyle düşünebiliriz. Bir şeyin iyi mi yoksa kötü mü olduğuna karar verebilmek için o şeyin tüm dünyaya ve "önümüzdeki yüzyıllarda, binyıllarda" uzaya da yayıldığını, evrensel hale geldiğini farzedelim. Evrensel hale gelen o şey sizin aklınıza ve sağduyunuza göre iyiyse, güzelse ve yararlıysa iyidir. Aksi takdirde kötüdür veya nötr bir durum söz konusudur. Bu metodolojik yaklaşım ahlak kurallarının yerelden evrensele dönüşümünde anahtar rol oynayacak, çeşitli problemlerin çözümüne katkı sağlayacaktır.

Bu bakış açısıyla yaklaştığımızda mesela cömertlik iyidir. Tüm dünyaya yaygınlaştığını düşünelim. Bir tek aç insan kalmazdı. Hırsızlık ise kötüdür. Tüm dünyaya yayılıp her yeri kaplasaydı, alın teriyle çalışıp kazananların emekleri uçar gider ve sonuçta hiç kimse üretmek istemezdi.

İyi ve kötünün dışında öyle şeyler vardır ki yaygınlaşmaları ne faydalı ne de zararlıdır. Bunları iyi ve kötünün haricinde üçüncü bir kategori içinde değerlendirerek nötr durumlar diyebiliriz. Nötr durumlar kabul edilebilir şeylerdir. Mesela tercih edilen bir kılık kıyafet şekli veya yaşam tarzı marjinal durumlar dışında, yaygınlaştığında çevredeki varlıklara genellikle zarar vermez. Eğer gerçekten de fayda veya zararı yoksa bu nötr bir durumdur ve kabul edilebilir.

Nötr bir durum karşısında bazen kişiden kişiye veya toplumdan topluma değişen farklı estetik değerlendirmeler, çeşitli kaygılar söz konusu olabilir. Öğretimizdeki 50 erdeminin içinde bulunan iyi huylu olmak, adil olmak, saf ve temiz olmak, asil tavırlı olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, hoşgörülü olmak, orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak, barışsever olmak, kibar olmak, sağduyulu olmak, saygılı olmak, sabırlı olmak, hor görmemek ve ayıplamamak, aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, bilgece düşünerek yargılamamak, temel hak ve özgürlükleri savunmak, evrensel değerlere önem vermek gibi erdemler benimsenirse nötr durumlarla ilgili estetik veya değişik daha pek çok kaygı kolayca aşılacaktır. Böyle bir yaklaşım hem yerel hem de evrensel barışa katkı sağlayacaktır.

Herhangi bir yer ve zamanda ortaya çıkabilecek her durum iyi, kötü veya nötr diye üçe ayırdığımız kategorilerden birisine girecektir. Akıl yukarıda anlattığımız yöntemle kullanılırsa ayırım kolayca yapılabilecektir. Ancak gerektiği zaman kişi aklı ile birlikte kendi içine doğru yolculuk yaparak vicdanını da devreye sokabilir. Ayrıca kutsal metinler de bu konuda yardımcı olabilir.


İbadet

İbadet "Yüce Yaratıcı" ya karşı sevgi, saygı, samimiyet, itaat, boyun eğme, sığınma, acziyet, tefekkür, yüceltme ve tapınmanın en ileri derecesini gösteren düşünce, söz ve davranışlardır. Bütün bu eylemlerde amaç O' nun rızasını ve hoşnutluğunu kazanmaktır.

İbadet edilmeye layık tek varlık Tanrı' dır. Sadece O'na yönelmek gerekir. Sadece O' na ibadet edilir ve yalnızca O' ndan istenir. Sadece Allah' a kulluk edip yalnızca O' ndan istemek kişiyi özgürleştirir. Çünkü O' ndan başka hiç kimseye ve hiçbir makama kulluk etmez. Bu ne büyük özgürlüktür. Ayrıca ibadet edenler hangi dinden, mezhepten veya felsefi görüşten olurlarsa olsunlar ferdi veya topluca yapılan tüm ibadetler, dualar, zikirler, mantralar, ritüeller, tefekkürler, teşekkürler ve şükürler sonuçta hep O' na gider.

İbadet etmek çoklu erdem içeren eylemlerdendir. Dolayısıyla çok pozitif bir eylemdir. Beden, zihin ve mal ile yapılan tüm ibadet çeşitleri göz önüne alındığında ibadet etme eyleminin içerisinde öğretimizdeki 50 erdemden iyi huylu olmak, asil tavırlı olmak, hizmet ehli ve yardımsever olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, vefalı olmak, orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak, sağduyulu olmak, cömert olmak, saygılı olmak, sabırlı olmak, şükretmesini bilmek, sorumluluk sahibi olmak, aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvar olmak, güçsüzleri korumak, evrensel değerlere önem vermek gibi toplam 19 adet erdem vardır.

Varlık alemindeki canlı ve cansız bütün varlıklar kendi lisanlarıyla Allah' ı tespih ederler, zikrederler. Doğa yasaları da bir çeşit ibadettir ve varlıkların Tanrı' ya boyun eğmelerinin bir göstergesidir. Buna göre elektron da atom çekirdeğinin etrafında dönerken ibadet eder.

Aklını rehber edinmiş olan her bilinçli varlık er veya geç Tanrı' yı bulur. Sonrasında da ibadetlerini en azından farzları yerine getirecek şekilde yapar. İleri derecede akıllı olan kişi ise Tanrı her an kendisiyle berabermiş gibi yaşar. İbadetlerini de o şekilde yapar.

Tanrı' nın bizlerin ibadetine ihtiyacı yoktur. İbadet etmeye, dua etmeye, sığınmaya, tapınmaya ihtiyacı olan yarattığı varlıklardır. Tanrı' yı anmak, O' nu zikretmek kalplere huzur verir. İbadet bünyedeki negatif enerjiyi alıp yerine pozitif enerji doldurur. Kişiye huzur ve güven duygusu verir. Zaten gerçek bir din veya öğretiye ait uygulamalar kişiyi mutlu etmeli ve hayat kalitesini de yükseltmelidir.

İbadetler, ibadet eden kişi için çok yararlı oldukları gibi toplumsal yapının iyileştirilmesi noktasında da önemli rol oynarlar. İbadet ve inanç insanda amacı olan, güçlü, uyumlu, sağlam yapılı ve sağlıklı bir kişiliğin oluşmasına katkıda bulunur. İbadet yardımseverlik duygularını artırırken kötülük işleme ihtimalini azaltır. Zararlı alışkanlıklar da ibadet edenlerde nispeten daha az görülür. Düzenli yapılan ibadetler insanı manevi açıdan olgunlaştırır, beden ve ruh sağlığı üzerine olumlu etkiler yapar, mutluluğu artırır ve ömrün uzamasına vesile olur. Eğitim ve ibadetler kişinin "Tekamülün 10 Basamağı" içerisinde yükselmesini sağlayan en önemli faktörlerdir.

İbadet bilinçli bir varlık ile Tanrı arasındaki çok özel bir ilişkidir. İbadet etmek o kadar önemlidir ki, bir kusurlu ünite ibadet anında "Ana Ünite" ile yani "Varlık Aleminin Tek Sahibi" ile doğrudan iletişime geçmiş olur. İbadet kişiyi Tanrı' ya işte böylesine yaklaştırır, iç huzuru sağlar ve mutlu eder.

İbadet eden kişi temiz olmalıdır. Manevi kirlerden arınmadan önce maddi kirlerden de arınmak gerekir. Abdest alıp temizlenmek ve ibadet sırasında yapılan hareketler, ritüeller beden sağlığı için çok yararlıdır. Orucun vücuda sağladığı faydalar saymakla bitmez. Zekat ve sadaka vermek ise birçok yarayı sarar ve toplumsal barışa katkıda bulunur.

Öğretimizdeki 50 erdemden bir tanesi de orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmaktır. Bu, ibadet konusunda da geçerlidir. En güzeli nefsin ve çevredeki tüm varlıkların hakkını da vermek ve dolayısıyla orta yolu benimsemektir.

İbadet anında Tanrı ile bire bir iletişim kurulduğu için artık bütün her şey geride bırakılmalıdır. Tüm benlik ile samimi bir şekilde yalnızca O' na dönülmeli, O' nun yüce huzurunda bulunulduğu asla unutulmamalı ve ibadet huşu ile yerine getirilmelidir.

İbadet temiz olan her mekanda yapılabilir. Yatarken, otururken, yürürken, çalışırken yerine getirilebilir. Tanrı' yı anmak, O' na kalpten şükretmek, O' nun yüceliğini düşünmek hep ibadettir. Siz ailenizin rızkını helal yoldan kazanmak için çalışıyorsanız iş esnasında yaptıklarınızı Tanrı ibadetten sayar. Hatta işten gelip istirahate çekildiğinizde uykunuz bile ibadetten sayılır. Nefsinize hakim olur, kötü düşünmez, kötü konuşmaz, gıybet etmez, hırsızlık yapmaz, yolsuzluğa bulaşmaz, haram yemez, kötü gözle bakmaz, kötü şeyler dinlemez, harama yol açabilecek şeylerden uzak durur, kimseyi incitmezseniz tertemiz yaşadığınız bütün bu süreler de ibadetten sayılır. Tanrı' nın öyle dostları vardır ki bu şekilde günde 24 saat namaz kılmış ve yılda 365 gün 6 saat oruç tutmuş sayılırlar.

Belirli dini ritüellerin dışında Tanrı' ya tam bir şekilde konsantre olunması ve tefekkür edilmesi, zikirler yapılması, mantralarla meşgul olunması, kutsal metinlerin okunması, yılın belli zamanlarında oruç tutulması, bazı kutsal mekanların usulüne uygun ziyaret edilmesi, fakirlere ve ihtiyaç sahibi kişilere maddi ve manevi yardım yapılması, fert veya toplum yararına çalışmak, ilim sohbetleri yapmak, ilim öğrenmeye gayret etmek, yararlı bilimsel araştırmalar yapmak, sevmek, vermek, erdemli olmaya gayret göstermek gibi Tanrı' ya yaklaştıran her türlü iyi hal ve davranışlar değişik ibadet şekilleridir. İyi bir kişi olmaya gayret göstermek başlı başına bir ibadettir. Bu bağlamda "Öğretimiz" i öğrenmeye çalışmak da bir ibadettir. Uzaya insanlığı taşımak üzere cesur bir şekilde uzay yolculuğuna çıkan fedakar şahısların yaptıkları işler, attıkları adımlar da ibadetten sayılır.

Nasıl dua edileceğini bilmek de önemlidir. Hac ibadetimizi yaparken yanımızda gerçek bir din alimi olan Kayser Hocaefendi vardı. Tüm hazırlıklar yapılmıştı ve Beytullah'ı ilk kez görecektik. O mübarek yapıyı ilk gördüğünüz anda yapılan her duanın kabul olunacağına inanılır. Bizler hangi duayı yapacağımızı düşünürken hocamız bize dedi ki: "En güzel dua ebedi saadetler dilemektir." Gerçekten de bu ne müthiş bir yaklaşım, ne kadar şahane bir dua. "Ebedi saadetler" yani şimdi ve hep, sonsuz ve sonsuz ötesi saadetler, nihayetinde "Yüce Yaratıcı" ya kavuşma. Bu ne büyük bir dua. Hayatımız boyunca bu duayı dilimizden düşürmemeliyiz.

Dünya hayatı bitip ebedi hayat başladığında tüm bilinçli varlıklar yaptıklarının ve yapmaları gerekirken yapmadıklarının hesabını verirken Tanrı ibadet konusu kendisiyle doğrudan ilgili olduğu için o kişiyi fazla üzmeden çabucak affedebilecektir. Fakat bir kusurlu ünitenin üzerinde diğer bir kusurlu ünitenin hakkı varsa önce onun bedeli ödettirilecek ve kusurlu üniteler tertemiz olduktan sonra Tanrı' ya kavuşacaklardır.

İbadet zorlamayla olmaz. Olsa da o ibadetin değeri kalmaz. Onun için aile içindeki bireyler dahil hiç kimse ibadet etmesi için zorlanmamalıdır. Ancak kişilere çok kibar ve tatlı bir üslup ile telkinde bulunulabilir.

Geçmişte bazı dinlerde ibadet amacıyla insan kurban edilmiştir. Böylesi bir eylem ibadet değildir, cinayettir ve şeytani bir davranıştır. İslamiyette belirli hayvanlar kurban edilebilir ancak bu bile farz olan ibadetlerden değildir. Zaten et mümkün mertebe az miktarda ve olabildiğince seyrek yenmelidir. Öncelikle bitkisel proteinler ve diğer protein kaynakları tercih edilmelidir. Gelecekte etler laboratuvar ortamında üretilecektir fakat o zamana kadar mübarek hayvanları korumak ve onlara en ufak bir acı çektirmemek gerekir. Bunun için bütün tedbirler alınmalıdır. Veteriner fakülteleri diğer işlerini ikinci plana atıp tamamen bu iş üzerine odaklanmalı ve et elde edilirken hayvanlara asla en ufak bir acı bile çektirilmemelidir. Kasaplık yapacak kişiler ciddi bir şekilde eğitimden geçirilmeli ve kendilerine diploma alma mecburiyeti getirilmelidir. Diploması olmayan kişiler hayvana asla el sürmemelidir. Hayvan hakları da aynı insan hakları gibi çok iyi korunmalıdır. Evcil veya evcil olmayan herhangi bir hayvana zarar veren, inciten veya öldüren kişi bu suçu sanki insana karşı işlemişçesine cezalandırılmalıdır. Bu konuda gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Varlıklar kutsaldır. Etinden istifade edilen hayvanlar ise ayrıca kutsaldır. Onlara çok kibar ve anlayışlı davranmak gerekir. Doğrudan cennete gidecek olan bu mübarek hayvanlar yapılan klasik yemek duasının dışında ayrıca duayı hak etmektedirler. Bu nedenle her kim et yerse, etini yediği o hayvanın cennetin en üst kademesine gitmesi için ayrıca dua etmelidir.

İbadet konusunda son sözlerimiz şöyledir: Yapılan ibadetlerin hiçbir varlığa zararı dokunmaması bir yana, hem ferde hem de topluma ayrıca olumlu katkıları da bulunmalıdır. Gerçek din veya öğreti odur ki; evrene barış, refah, özgürlük getirmeli ve peşinden giden kitlelerin hayat kalitesini bariz şekilde yükseltmelidir.


Ruh Beyin Akıl Zeka

Ruh bildiğimiz fiziki ortamla kayıtlı olmayan, ölümsüz, metafizik bir varlıktır. Belirli bir süre bedenle birliktedir ve daha sonra ait olduğu yere, asli vatanına dönecektir. Ruh bizi biz yapan esas unsurdur. Beynimizin bir fonksiyonu olan bilincimiz ise ruhun evrene açılan penceresidir. Çeşitli türleriyle zeka beynin bir fonksiyonudur. Akıl ise ruhun fonksiyonudur.

Beyin; esas hücreleri, destek hücreleri ve diğer içeriğiyle anatomik bir yapıdır, yani maddedir. Ruh ise maddeden öte, metafizik bir öğedir. Bu ikisi arasındaki sıkı ilişki beyindeki nöronlar vasıtasıyla sağlanır. Yani nöronlar fiziki ortamla metafizik ortam arasında bir nevi köprü vazifesi görürler.

Beyin, sinir telleri aracılığıyla vücudun her organına ve en uç noktasına kadar uzanır ve fonksiyonlarını icra eder. Tam bir patrondur. Ancak muhteşem beyin aslında ruhun elinde bir enstrümandır. Yani patronun da patronu vardır ve o gerçek patron ruhtur.

Akıl ve zeka farklı şeylerdir. Zeka beynin bir fonksiyonudur ve çok zeki bir kişi aynı zamanda akılsızca işler yapabilir. İleri derecede zeki bir kişi çok yararlı buluşlar yapabileceği gibi yeterince akıllı değilse maalesef banka da soyabilir, insanların hesaplarını da boşaltabilir, atom bombası da üretebilir. Fakat akıllı insan ortaya koyduğu eylemlerde hem kendisinin hem de çevresinin yararını gözetir. Akıllı insan beynin bir fonksiyonu olan zekayı kullanarak kitle imha silahları üretmez. Çevresindeki varlıkları da korur, onlara zarar vermez. Zeki insan ateist olabilir ama akıllı insan ateist olmaz. Aklını rehber edinmiş kişi er veya geç Tanrı' yı bulur.

Ruh, beynin bir fonksiyonu olan bilinç aracılığıyla çevreyi algılar. Ruh aynı zamanda kendinin de farkında olan bir cevherdir. Onun özünde iyilik vardır. Hatta o derece iyilik vardır ki bazen kişi kendisini sıkıntıya sokacağını bildiği halde bir iyiliği yapmaktan vazgeçmez.

Ruh, evreni oluşturan esas kaynaktan, tek kaynaktan (Ana Ünite'den) geldiği için çevreyi ikilikçi (dualistik) değil tekil olarak algılama ve değerlendirme eğilimindedir. Çevresindeki çeşitli koşullanmalar buna engel olmaya çalışsa da ruh olgunlaşıp kemale erdikçe birlik bilincine yaklaşır. Bilgelik dediğimiz süreç de aslında böyle bir yolculuğun adıdır.

Akıl, nefs ve irade ruhun fonksiyonlarıdır. Ruh, irade fonksiyonunu kullanarak nefsini aklının emrine verebilirse büyük oranda kurtuluşa ermiş demektir. Akıl; iyiye, güzele, doğruya, hakikate götürür. Üstelik akıl nefsin de hakkını verir. Nefsini aklının emrine vermiş olan ruhlar daha da güçlenmiş, olgunlaşmış ruhlardır.

Şeytan görevi gereği dışarıdan kötü telkinlerde bulunur. Nefs buna uymak ister. Ancak akıl devreye girer ve iradeyle birlikte kötü eylemi engeller. Beyin sadece bir enstrümandır, araçtır. Çevreden gelen telkinleri alır, değerlendirir, karar haline getirir ve uygular. Beyin aklın emrinde çok iyi şeyler yapabileceği gibi, şeytanın telkinleri ve nefsin etkisiyle çok kötü şeyler de yapabilir.

Zeka beynin bir fonksiyonu olduğundan çok zeki, özel bir beynin yapabileceği iyilikler de kötülükler de çok ileri boyutlarda olabilir. Bu nedenle eğitim, eğitim, eğitim diyoruz. Bir enstrüman olan beynin iyiliğe programlanmasının hayati önemi vardır. İnsanlar etkin bir eğitimle sevmeye, vermeye ve erdemli olmaya programlanabilirler. Beyin o kadar güçlüdür ki, aklın rehberliğinde duygulara bile yön verebilir. Hatta "tekamül basamakları" içerisinde yükselmiş üstün şahsiyetler en güçlü duygulardan biri olan ve insanın vücut kimyasını değiştiren aşk konusunda dahi kontrolü elden bırakmazlar. Adeta duygularına hükmederler.

Ne mutlu nefsini aklının emrine verenlere.


Alkol Uyuşturucu ve Öfke Neden Çok Kötüdür?

Ruh, bilinçle beraberken kendinin de farkında olan bir cevherdir ve muhteşem beyin dahi onun elinde bir enstrümandır. Ruh, beyni kullanarak bilinç penceresinden evreni izler ve dilerse çevreyle iletişime geçer. Akıl zaten ruhun bir fonksiyonudur.

Ruh bu dünyadaki fonksiyonlarını icra edebilmek için öncelikle bilinç ve akıl ikilisine ihtiyaç duyar. Zeka ise doğrudan muhteşem beynin fonksiyonu olup organizmanın ihtiyaçları için vardır.

Bilinç olmayınca ruhun varlığından söz etmek anlamsızdır. Çünkü kişi kendinin, kendi özünün farkında değildir. Hastanede bir makineye bağlı halde bilinçsizce seneler boyu bitki gibi yaşayan hastalar vardır. Bunlarda bilinç tam kapalı olduğu için akıl ve zekaya ait bir fonksiyon da görülemez. Ruh, yani bizi biz yapan öz bu durumda devre dışı kalmıştır. Onlar olmayınca kişi bu hale düşüyor, adeta yok oluyorsa, bu demektir ki bilinç ve akıl bize verilen "en değerli nimetler"dir. Alkol ve uyuşturucu alınınca bilinç ve akıl iptal edilmektedir. Yani kişi kendisine verilen en önemli nimetlere karşı o anda adeta bir ihanet içerisinde bulunmaktadır. Üstelik bu esnada her türlü kötülüğü yapabilir, çevresindekilere her türlü zararı verebilir.

Cinayetlerin, kavgaların, aile içi şiddetin, ırza tecavüzlerin, trafik kazalarının ve daha pek çok kötülüklerin oluşumunda alkolün rolü büyüktür. İntihar olaylarına da alkol alanlarda daha sık rastlanmaktadır.

Öfke anında da kişinin aklı başından gider, şuursuzca hareket edebilir. Öfkelenince kontrolünü kaybeden kişi insan bile öldürebilir. Bu nedenle 50 erdemin içinde bulunan iyi huylu olmak, affedici olmak, hoşgörülü olmak, barışsever olmak, kibar olmak, sabırlı olmak, aklını rehber edinmiş olmak, irade sahibi olmak gibi erdemler ayrıca önem kazanmaktadır.

Alkol, uyuşturucu ve öfkenin vücut sağlına verdiği zararlar saymakla bitmez. Ayrıca alkol ve uyuşturucu kullanan da öfkelenen de o esnada kendisine verilen en değerli nimetlerden mahrum pozisyonda bulunmaktadır. Çünkü bilinci ve aklı o anda devre dışı kalmaktadır. Oysa ki özellikle akıl insanı hem bu dünyada hem de ebedi hayatta mutluluğa götürecek en önemli araçtır. İnsan kendisini bu araçtan bilerek nasıl mahrum bırakabilir?

Bu yüzden büyük fikir insanı, düşünür Bertrand Russell aklını her an uyanık tutabilmek için hiçbir zaman içki içmemiştir. Zaten kendisi gayet enerjik bir yaşam sürmüş ve 98 yaşında vefat etmiştir. Allah rahmet eylesin.

Ebedi hayata göç etmiş olan bir kişi hangi dinden, mezhepten veya felsefi görüşten olursa olsun, ona "Toprağı bol olsun" demek yerine "Allah rahmet eylesin" demeliyiz. Doğrusu budur. Allah'ın sonsuz ötesi rahmeti herkesi kucaklar ve herkese yeter.


Kendiniz Olun

Önce kendiniz olun. Kendi kişiliğiniz, kendi orijinal görüşleriniz olsun. Karşınızda konuşan kişiyi iyi dinleyin. Anlamaya çalışın. Söylediği şeyleri aklınızın süzgecinden geçirin. Faydalı olanları süzüp alın, diğerlerini atın. Hep almakla kalmayın, ayrıca siz de orijinal fikirler üretin.

Size söylenen her şeyi muhakeme edin. Hiç kimsenin peşinden körü körüne gitmeyin. Kendi kişisel merceğinizi geliştirin ve fikirlere, olaylara öyle yaklaşın.

İnsanoğlu doğal olarak tüm evreni, varlıkları, şahısları, olayları, fikirleri ve sanat eserlerini kendi kişisel merceğinden bakarak algılar. Merceğin içeriğinde kişinin şahsiyeti, aldığı eğitim, zeka seviyesi, aklının gücü, kültürel seviyesi, estetik hassasiyeti, kısacası tüm birikimi vardır. Dünyada yedi milyar insan varsa, yedi milyar da mercek vardır. Dolayısıyla hemen her konuda yedi milyar anlayış ve görüş ortaya çıkar. Birbirine yakın görüşler, fikirler, inanışlar aynı payda altında toplanır ve böylece belirli fikir, sanat, ideoloji, öğreti ve inanç kümeleri oluşur. Bunların her birisinde çok ince ayrıntılara girer, kişisel temellere kadar inersek her konuda yaklaşık yedi milyar adet olduklarını görürüz. Lisanımızı kullanarak her birini tüm yönleriyle ayrı ayrı ifade edebilmemiz imkansıza yakın zordur. Lisan hem hız hem de kapsam olarak daima düşüncenin peşinden gider. Dilin muhteşem beynin peşinden gitmesinden daha doğal ne olabilir?

İnsan bazen merceğini kendi iç dünyasına doğru da yöneltmeli, içeriye doğru yolculuklar yapmalı ve kendisini tanımaya çalışmalıdır. Aynaya bakmalı, kendisiyle yüzleşmeli ve "tekamül basamakları" içerisinde ne konumda olduğunu sorgulamalıdır.

Kişinin kendisine karşı dürüst olması çok zordur. Bu ağır bir yüktür. Ama insan yine de hakikatin peşinde koşmalı, onu aramalıdır. Harvard Üniversitesi'nin düsturu (motto) olan şu söz çok hoşuma gider: "Let Plato be your friend, and Aristotle, but more let your friend be truth" yani "İzin ver senin arkadaşın Platon olsun, Aristo olsun, fakat daha çok izin ver ki hakikat olsun."

Ne mutlu hakikati arayanlara.


Vicdan ve Adalet Duygusu

Vicdan insanın içine yerleştirilmiş çok önemli bir duygudur. İnsan bir suç işlediğinde veya adaletsiz şekilde davrandığında bunu hiç kimse bilmese bile kendi vicdanı bilir ve o kişinin peşini ömür boyu bırakmaz. Vicdan yükü yüklerin en ağırıdır. Zaten sonunda adalet hep tecelli eder.

Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” isimli romanında da Edgar Allan Poe’nun “Geveze Yürek” adlı hikayesinde de bunu görürüz. Vicdan kişinin içindeki en güçlü polistir, onu sürekli takip eder ve evrensel değerlerden olan adalet er veya geç yerini bulur. Onun için mümkün mertebe suç işlememek gerekir. Eğer istemeyerek de olsa bir suç işlendiyse adaletten kaçılmamalı, tam tersine adaletin bir an önce tecelli etmesi için gayret gösterilmelidir. Geciken adalet gerçek adalet değildir.

Akıllı insan maddi veya manevi tüm borçlarını bu dünyadayken öder ve ebedi hayata sırtında yük olmaksızın gitmeye çalışır.


Bilgelerin Buluşması

Bir Oğuz bilgesi olan Dede Korkut işlerin yoluna girmesi için “Allah” ın adının anılmasını tavsiye ediyor. Bitlis doğumlu bir İslam düşünürü olan Bediüzzaman Said Nursi de “Bismillah her hayrın başıdır” diyor. Böylece iki bilge bir ortak noktada buluşuyorlar.

Bu şekilde Türk ve Kürt kökenli bilgeler bir ortak paydada buluşabiliyorsa, bütün insanlar da pekala insanlık ortak paydası altında buluşabilirler. Aynı şekilde tüm bilinçli varlıkların bir öğreti altında toplanmaları “Allah” ın hoşuna gider. Onun için “Hangi dinden, mezhepten veya felsefi görüşten olursanız olun, gelin” diyoruz. Ortak bir şemsiye altında toplanmak ve dayanışma içine girmek uzun vadede herkesin yararınadır.

Zaten bütün peygamberler de birliği, beraberliği ve dayanışmayı önermişlerdir. “Allah” ın adının altında toplanılmasını, O’nun tespih edilmesini, zikredilmesini tavsiye etmişlerdir. Allah’ı zikredenler, dilinden düşürmeyenler mutlu olurlar ve “tekamül basamakları” içerisinde daha kolay yükselirler.

Birlik ve beraberlik içinde nice mutlu yarınlara...


Bilgelerin Peşinden Gidilmelidir

Hintli bilge Beydeba’nın eseri “Kelile ve Dimne”de erdemli kişilerle arkadaşlık yapılması önerilir. Bu öneri gerçekten de çok değerlidir. Çünkü erdemli kişilerle arkadaşlık etmenin pek çok yararı vardır. Erdemli kişinin yanında bulunan insan ondan hiçbir maddi kazanç elde etmese bile çeşitli erdemler kazanmaya başlar. Böylece erdemler gittikçe çoğalır ve yayılır. Toplumda erdemli olanların sayısı giderek artar. Bu da toplumdaki genel kaliteyi yükseltir. Bilgelerin sayısı artar. Bilgelerin çok olduğu bir toplum ise adeta kanatlanıp uçar.

Bilge kişinin sözünü dinleyip onun peşinden gidenler karlı çıkarlar. Aksi yönde hareket edenler ise zarar görebilirler. Bu nedenle Beydeba eserinin bir yerinde “Ulunun sözünü dinlemeyen ulur” diyor. Ne kadar ibret dolu bir söz.


Kalıcı Bir Barış Nasıl Sağlanır?

Bir ülkede veya coğrafyada savaş, iç savaş, üstü örtülü savaş, çatışma, gerginlik, anlaşmazlık veya soğuk savaş varsa mutlaka kalıcı barışın yolları aranmalıdır. Küresel boyuttaki benzer olaylar için de aynı şey geçerlidir.

Kalıcı barışı sağlamak için karmaşık ve detaylı formüller aramaya gerek yoktur. Çünkü çözüm hemen önümüzde, çok sade ve basit bir formülün içinde bulunmaktadır:” Sevin, verin ve erdemli olun.”

Barış istiyorsanız; hangi dinden, mezhepten, felsefi görüşten, ırktan veya varlık formundan olursanız olun, önce birbirinizi seveceksiniz, sevmeye çalışacaksınız.

Sonra karşılıklı fedakarlık yapıp vereceksiniz. Sadece tek taraf değil, tüm taraflar özveride bulunup verecekler. Farzedelim ki anlaşmazlık devlet ile silahlı bir grup arasında ise, devlet evrensel normları göz önünde bulundurarak temel hak ve özgürlükleri tam olarak sağlayacak, silahlı grup da silahlarını kalıcı olarak bırakıp istiyorsa siyasete girecek. Silahlı grup özveride bulunup dağdan geldiği zaman şahsi menfaatlerinin ne durumda olacağını çok düşünüp ince hesaplar yapmayacak. Devlet ise siyasete katılımı kolaylaştıracak, bütün seçim barajlarını ve siyasetin önündeki engelleri kaldıracak. Taraflar arasındaki diğer tüm anlaşmazlık konuları da bu şekilde karşılıklı fedakarlık yapılarak çözülecek.

Nihayet sürece katılan tüm aktörler erdemli olacaklar. Erdemli olmak kavramının içerisinde 50 erdemden birisi olan “empati yapabilmek” de vardır. Öyleyse taraflar attıkları her adımda karşı tarafı da en az kendileri kadar düşünecekler. Yine 50 erdemin içerisinde “adil olmak” vardır, öyleyse adaletli davranacaklar. Ayrıca 50 erdemin içerisinde “iyi huylu olmak, saf ve temiz olmak, doğru sözlü olmak, dürüst olmak, affedici olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, güvenilir olmak, hoşgörülü olmak, orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak, alçakgönüllü olmak, barışsever olmak, mert olmak, cesur olmak, kibar olmak, onurlu olmak, sağduyulu olmak, cömert olmak, saygılı olmak, sabırlı olmak, kanaatkar olmak, şükretmesini bilmek, sorumluluk sahibi olmak, ilkeli olmak, aklını rehber edinmiş olmak, irade sahibi olmak, pozitif düşünceli olmak, ümitvar olmak, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, temel hak ve özgürlükleri savunmak, evrensel değerlere önem vermek” gibi barış görüşmelerinde çok işe yarayacak erdemler de vardır. Öyleyse süreçte rol alan herkes dürüst davranacak, verdiği sözleri tutacak ve güven telkin edecek. Bir gün şöyle, bir gün böyle konuşmayacak. İrade sahibi bir duruş gösterecek ve ilkeli olacak. Merhametli, hoşgörülü, anlayışlı ve saygılı bir tutum takınacak. Adil ve kalıcı bir barış bu şekilde sağlanabilir.

Evrensel bir değer olan “sevin, verin ve erdemli olun” formülü yalnızca gezegenimizde değil uzayın diğer yerlerinde, hatta insan formunun dışındaki diğer varlıklar arasında çıkabilecek çatışma ve anlaşmazlıklarda da geçerlidir. Diyelim ki gelecekte Samanyolu Galaksisi ve Andromeda Galaksisi arasında bir anlaşmazlık ortaya çıktı, çözüm yine bu formüldedir. Hatta galaksi grupları veya galaksi süperkümeleri arasında bir anlaşmazlık görülse, çözüm yine bu evrensel formülde yatmaktadır.

Yalnızca uzaydaki çeşitli sistemler ve galaksiler gibi makro planda değil, mikro planda görülen anlaşmazlıklar veya şahıslar arasındaki çatışmalar da bu formül ile çözülebilir. Arkadaşınızla aranızdaki, ailenizin içindeki veya komşunuzla sizi ilgilendiren probleminizi de bu formül ile çözebilirsiniz. Evrensel öğreti her yerde geçerlidir.

Kalıcı, adil bir barış istiyorsanız izlenecek yol çok sade ve basittir: Sevin, verin ve erdemli olun.


Pirus Zaferi

Tarihte meşhur bir “Pirus zaferi” vardır. Kral Pirus Roma’ya saldırır ve ne pahasına olursa olsun savaşı kazanmak ister. Savaşı kazanır fakat fillerle desteklediği güçlü ordusu adeta yok olur. Kral Pirus yıkıcı kayıplar uğruna savaşı kazanmıştır, ancak kendisini de neredeyse bitirmiştir. Savaşın sonunda çok üzgün olarak “Tanrım bana bir daha böyle bir zafer nasip etme” diye dua etmiştir.

“Pirus zaferi”nden çıkarılacak pek çok dersler vardır. Ancak en iyisi, insanların 50 erdemin içinde yer alan “nefsinin kölesi olmamak, iyi huylu olmak, merhametli ve vicdanlı olmak, hoşgörülü olmak, orta yolu benimsemiş ve ılımlı olmak, alçakgönüllü olmak, barışsever olmak, kibar olmak, sağduyulu olmak, saygılı olmak, kanaatkar olmak, sorumluluk sahibi olmak, aklını rehber edinmiş olmak, empati yapabilmek, güçsüzleri korumak, bilgece düşünerek yargılamamak ancak geçmişten dersler çıkarmasını bilmek, temel hak ve özgürlükleri savunmak, evrensel değerlere önem vermek” gibi erdemlere sahip olarak hiç savaş yapmamalarıdır. Savaşı akıllarının ucundan dahi geçirmemeleridir.

Akıllı insan barışçı olur. Neyi bölüşemiyoruz ki. Akıllıca kullanırsak ve paylaşmasını bilirsek dünyanın toprakları da kaynakları da hepimize yeter.

Selam olsun sonuna kadar barışın peşinden koşanlara...


Kartaca’nın Sonu

Tarihte Romalılar ile Kartacalılar arasındaki savaşlar belirli dönemler şeklinde bir hayli uzun sürmüştür. Son olarak Roma ordusu Kartaca’ya girince Kartacalılar asker sivil demeyip ellerine silah alarak güçlü Roma ordusuna karşı şehirlerini destansı bir mücadele ile kahramanca savunmuşlardır. Semt semt, sokak sokak süren savaş sonunda Roma ordusu tarafından kazanılmıştır. Ancak sadece savaş kazanılmakla kalınmamış, 50 bin Kartacalı satılmak üzere esir alınmış, şehir yerle bir edilmiştir. Ayrıca bununla da yetinilmeyip şehrin bir daha aynı mekanda kurulmaması için toprağına tuz döküldüğü söylenir.

İnsanoğlu hem iyilik hem de kötülükte çok uç noktalara kadar gidebilmektedir. Henüz geçen yüzyılda iki adet dünya savaşı yapıldı. Soykırımlar, katliamlar, sürgünler yaşandı. On milyonlarca insan öldürüldü. Günümüzde bile bazı diktatörler iktidar uğruna yüz binlerce insanı acımasızca öldürebilmektedirler. Öyleyse sevmek, vermek ve erdemli olmanın tam zamanıdır. Eğer insanlar “Öğreti”de bulunan “50 erdem”e sahip olsalardı, birbirlerine kıyarlar mıydı? Bir şehri yerle bir ettikten sonra toprağına tuz dökerler miydi? Birbirleriyle dünya savaşları yapıp insanları böylesine öldürürler miydi?

Ey İnsanlar ve tüm bilinçli varlıklar! “Sevin, verin ve erdemli olun.” Olun ki “Yüce Yaratıcı” da sizlerden razı olsun…

Silahlara Veda Edilmelidir

Kendisi de bizzat savaşlara katılmış olan Ernest Hemingway “Silahlara Veda” adlı romanında savaşın en kötü şey olduğunu vurguladıktan sonra “İnsanlar, savaşın ne kadar kötü bir şey olduğunu anlayıp da bunu durdurmak için bir şey yapamayacaklarını anlayınca çıldırıyorlar” diyor.

Thomas Mann da “Büyülü Dağ” isimli eserinde öyle savaş sahneleri anlatıyor ki insanın tüyleri diken diken oluyor. Kitabın sonunda da şu soruyu soruyor: “Dünyadaki bu ölüm şenliğinden ve yağmurlu akşamda gökyüzünü kızgın alevlere boğan bu çirkin ateşten de günün birinde sevgi doğar mı dersin?”

Biz de cevaben diyoruz ki: Elbette ki doğar. Hangi karanlık gecenin sabahında gün doğmadı ki? Hangi toprağa sevgi tohumları ekildi de oradan sevgi ve barış fışkırmadı ki? İnsanlık yavaşça da olsa daima iyiye doğru gitmektedir. İnsanlar akıllarını kullanarak “Silahlara veda ediyoruz” diyecekler. Problemlerini savaşarak değil konuşarak çözecekler. Bir daha silaha el sürmeyecekler. Sevecekler, verecekler ve erdemli olacaklar. Diğer insanları da en az kendileri kadar düşünecekler. Barışa ve ebedi mutluluğa bu şekilde uzanacaklar.

Bugün dünyada çılgınca bir silahlanma yarışı var. Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya genelinde yapılan askeri harcamaların toplamı, insani yardım için gereken tutardan 130 kat daha fazla. Yine yapılan hesaplara göre, bir yılda dünyanın silahlanmaya harcadığı paranın kırkta biri ile, dünyadaki açlık problemini çözmek mümkün.

Ey insanoğlu! Bu tablo karşısında aynaya bakarak “Ben böyle ne yapıyorum?” diye acilen kendini sorgulaman gerekmiyor mu? Silaha harcadığın paraları insani yardım, eğitim, bilim ve sağlığa yönlendirirsen bambaşka bir dünya kurulur. Yoksulluk ve cehalet ortadan kalkar. Dünyada bir tek aç insan kalmaz.

Ne mutlu, savaş çığlıkları atılırken bile sürekli “barış, barış, barış” diyenlere ve bütün insanları kardeş bilerek onların elinden tutanlara.

Not: Evrensel Öğreti (THE TEACHING OF YILDIZHAN)' ın diğer bölümlerine önümüzdeki zaman diliminde devam edilecektir.
 
Adres: Valikonağı Caddesi No:143/10 Nişantaşı/İstanbul
Tel: +90 (212) 241 74 24 - 25    Cep: +90 539 694 11 11
Faks: +90 (212) 241 81 21

ayildizhandr@gmail.com
mesaj göndermek için tıklayınız

Doç. Dr. Ahmet YILDIZHAN ameliyatlarını İstanbul Cerrahi Nişantaşı Hastanesi’nde yapmaktadır.